Arşiv haberlerimiz

Arşiv haberlerimiz

fatihten@gmail.com

Eski İstanbul'da deniz taşımacılığı ve vapur kültürü

17 Aralık 2018 - 16:57

Bugün, insanların bindiği değil tıkıldığı otobüs, minibüs gibi araçlara yerini bırakan vapur, yarım yüzyıl öncesine gelinceye kadar İstanbullunun hayatında vazgeçilmez bir taşıma aracıydı.

 

Yalnız Boğaz kıyılarında oturanların değil, şehrin iç mahallelerinde oturanların da. Tarihî yarımada denilen sur içinde neredeyse sokaklarla burun buruna gelecek kadar şehre yakın ve birkaç kilometre içerlere uzanacak kadar da nüfuzlu olan Haliç geniş bir kanal, hatta bir iç deniz değil miydi?

 

Bütün aletler, araçlar gibi vapur da zamanla sadece bir ihtiyacı karşılamaktan çıkmış büyük şehirde günlük yaşama zevkinin ve kültürünün bir parçasını oluşturmuştu. Osmanlı'nın vapur kelimesini işitmesi, herhalde ilk buharlı vapurların Türkiye'de çalışmasıyla başlamış olmalıdır. Bu da Tanzimat'a yakın yıllarda, yani 1830'lardadır. Gemi kelimesi, yelkenli büyük deniz araçları için kullanılırken buhar gücüyle çalışan bu yeni araca Fransızca buhar karşılığı "vapeur"den bozarak 'vapur' demişlerdir. 

 

Fransızcada aynı kökten türemiş "vapor-"la başlayan başka kelimeler de vardır. Kelimelerin okunuşlarını da veren Redhous ve Kamus-ı Türkî gibi sözlüklerde Osmanlı'nın bunu "vapor" diye telaffuz ettiği anlaşılmaktadır. O kadar da eskiye gitmeye gerek yok, benim çocukluk ve gençlik yıllarımda benden daha yaşlı olan birçoklarının "vapor" dediklerini bilirim. "İskele" adlı şiirinde, Necip Fazıl'ın dilinde de böyleydi: "Sularda kabrimizin / Yolunu açan vapor".

 

O yıllarda Boğaz'da ve Haliç'te vapur işletmesi tâ Osmanlılar zamanından kalma Şirket-i Hayriye adlı bir kuruluşa aitti. Bir ara "Seyrisefâin"e, daha sonra Devlet Deniz Yolları'na, arkasından AKAY adlı bir başka kuruluşa geçtiyse de uzun yıllar halk hep Şirket-i Hayriye olarak bildi ve öyle söyledi. Bu AKAY adı da Anadolu, Kadıköy, Adalar, Yalova kelimelerinin baş harflerinden oluşuyordu. Sonraları ve bugüne kadar da Boğaz'da vapur işletmesi daha pek çok el ve isim değiştirmiştir. 1940'lı yıllarda Boğaz'da işletilen vapurların hemen tamamı da, şirketinin adı gibi Osmanlı'dan kalmaydı ve o dönemin Osmanlıcasında bile pek bilinmeyen adlar taşırdı. 

 

Çoğu arkadan uskurlu olmakla beraber yandan çarklı birkaç vapurun çalışmakta olduğunu da hatırlarım. Bunlar arasında Sahilbend ve Suhulet gibi adlarını okumakta ve telaffuz etmekte güçlük çektiklerim dışında beni şaşırtan iki vapur ismi daha vardı: Bağdat ve Basra. Bana Binbir Gece Masalları'nı çağrıştıran o kadar uzak iki diyarı hayal ettiren bu iki isim Göksu, Altınkum, Kalender gibi Boğaz'da bildiğimiz kıyı köylerinin adlarını taşıyan öteki vapurların arasına nasıl olmuş da girmişti?

 

 Demek ki Bağdat ve Basra da devletin bir ara Boğaz iskeleleri gibi ve onlar kadar yakın düşündüğü yerlerdi. Seneler sonra Abdülhak Şinasi'nin Galatasaray Sultanisi'nden sınıf arkadaşı Ahmed Haşim'le ilgili hatıralarında "Haşim'in geldiği Bağdat, İstanbul'un uzak bir mahallesi kadar bize yakındı" dediğini okuyunca, o yandan çarklı vapurların adları da hak ettikleri yeri bulmuş oldular.

 

Yandan çarklılar, gövdelerinin orta yerinde, sağda ve solda olmak üzere iki adet, su dolabı gibi çarkları olan vapurlardı. Üzerlerinde kocaman harflerle vapur adlarının yazıldığı bu çarkların çapının şimdi iki metre kadar olabileceğini tahmin ediyorum. Düz giderken her ikisi de ileriye, geri giderken geriye, sağa veya sola dönüşlerde ise biri ileriye, biri geriye doğru dönerdi. Hareket halinde makine dairesinde gümbür gümbür öten sesleri, güvertesinde daha tatlı bir fışırtıya dönüşürdü. Yandan çarklılar 1950'li yıllardan sonra seferden kalktı. Onları ihtiyar ve unutulmuş hallerinde uzun müddet Fenerbahçe koyunda dinlenirlerken gördüm. Daha sonra da pek çok hemcinsleri gibi hurdacıların ellerine teslim edildi.

 

Vapurlar adlarıyla tanınırdı. İskelede bekleyen yolcular için lodos ve dalgalı havalarda hangi vapurun geleceği önemliydi. Eğer uzaktan Halâs, Sarayburnu gibi büyük vapurları görürlerse rahatları yerine gelirdi. Ama İnşirah, İnbisat hele Dilnişin gibi ufak-tefek ve de epey yaşlı vapurlardan birini gören yolcuların keyfi kaçardı. Motorları da güçsüz olan bu vapurların böyle havalarda akıntıya kapılıp bambaşka taraflara sürüklendiği de olurdu.

 

Vapurlara bir ara adlarıyla beraber bacaları üzerine kocaman rakamlarla numara da vermişlerdi. Bunlar arasında İnşirah ve İnbisat'ın 53, 54; Halâs'ın 71, Sarayburnu'nun 65 olduğunu hatırlıyorum. Bazılarının hikâyelerini anlatanlar da olurdu. Meselâ Halâs vapuru İstanbul'un işgali yıllarında uzun süre işgal kumandanlarının özel tenezzüh vapuru olarak kullanılmış. Millî Mücadele'nin sonunda işgal kuvvetlerinin İstanbul'u terk etmesinden sonra ona da, kurtuluş manasında Halâs adını vermişler.

 

Ama içlerinde biri vardı ki o hiç unutulmazdı: Adı Sütlüce mi neydi? Numarası da 63. Asıl unutulmayan vapur değil, kaptanıydı: Tahsin Kaptan. Tahsin Kaptan kimdi, nasıl bir adamdı, bilmiyorum. Onun şöhretini bilenlerin çoğunun da onu doğru dürüst tanıdığını zannetmiyorum. Vapurun tepesindeki kaptan köşkünde, uzaktan siluet gibi görünürdü, o kadar. Belki sokakta da görüyorduk da tanımıyorduk. Nasıl olmuştu da hemen bütün Boğaziçi'nin sevgilisi, maskotu haline gelivermişti? Bunu açıklamak çok zor. Başlangıcını bilmiyorum. 

 

Benim hatırladığım, 1940'larda, 63 numara daha uzaktan görünür görünmez kıyıya hemen bir yığın çocuğun, gencin toplandığı ve hep bir ağızdan vapura doğru "Ya ya ya, şa şa şa, Tahsin Kaptan çok yaşaaaa…" diye bağırmalarıydı. Bir yandan da eller, kollar, mendiller, kasketler, eşarplar sallanırdı. Yalnız çocuklar da değil, büyüklerin, yaşlı başlı insanların da bu seremoniye katıldığı olurdu. 63 numara da kıyıya yaklaşırken kaptan köşkündeki Tahsin Kaptan'ın eliyle düdüğün ipine asılıp aşağı doğru çektiğini görmek bu kalabalık için yetiyordu.

 

Uzun uzun ve boğuk bir "Vuuuut… vuuuut…" sesi bütün Boğaz'da yankılanır, vapur nazlı nazlı uzaklaşırken kalabalık da el-kol hareketlerini azaltarak yavaş yavaş dağılırdı. 63 numara hangi iskeleye gelmişse, hangi kıyıdan geçiyorsa bu merasim üşenmeden tekrarlanırdı. Yalnız iskelelerde, kıyılarda da değil. Kabataş, Galatasaray, Denizcilik Okulu, Boğaziçi Lisesi gibi sahil okullarının önünden geçerken de öğrenciler, hiç şüphe etmeyin onlarla beraber öğretmenler de, derse birkaç dakika ara verip pencerelere yığılırlar ve bağırırlar:

MUSTAFA ERBAŞ