Sosyal medya

Sosyal medya

SOSYAL MEDYADAN
sicakyuva@gmail.com

İSTANBUL SUR İÇİNDEN CANLANAN HATIRALAR

05 Şubat 2023 - 00:16

İstanbul: 1950’lerin ilkgençlikleri
Hilmi Yavuz
İstanbul’un, özellikle İstanbul yakasındaki sinemalarını anlatmalıyım. Pera ve Beyoğlu sinemaları çokca geçer anılarda. Sanki, İstanbul’da sadece Beyoğlu’nda sinemalar varmış gibi! Oysa Fatih’te, Beyazıt’ta, Çarşıkapı’da, Çemberlitaş’ta ve Sultanahmet’te ne güzel, ne alımlı sinemalar vardı!Fatih’te, eski Direklerarası geleneğinin bir devamı olarak Şehzadebaşı, bir eğlence mekanı konumunu koruyordu 1950’li yıllarda. Vezneciler’den Beyazıt’a gelirken, solda, müzik aletleri ve notalar satan dükkanlarla, üniversite kitapları satan kitapçılar sıralanmıştı ve henüz Vezneciler yeraltı geçidi açılmadığı için, ana cadde üzerindeydiler.

İskender Kutmani’nin müzik mağazası ve Zeynelabidin Cümbüş Evi oradaydı. Fatih ya da Edirnekapı’ya giden tramvaylar Beyazıt Meydanı’nda havuzun çevresinden Vezneciler'e yöneldiğinde, soldaki bu dükkanların önünden geçerek kıvrılır, sağ yanda bulunan bir bayan berberinin önünden geçerek (bu berber dükkanı hala aklımdadır: Nedenine gelince, berberin tabelasında, Almanca ‘Damen Friseur’ yazılı olmasıydı. O yıllarda, özellikle Fatih’te, yabancı dillerde yazılmış dükkân adlarına ya da yabancı dillerde ilanlara rastlamak pek mümkün değildi ve tramvayla her geçişimde, berberin tabelasına niçin ‘Damen Friseur’ yazdırdığını düşünmüşümdür.

Sonunda, bir arkadaşım, Canip Güldüren çözdü bu sorunumu: ‘Statü’, demişti Canip, ‘statü! Çünkü ‘Damen Friseur’ yazınca, berberlik eğitimini Almanya’da almış olduğu intibaını vermek istiyor da ondan...’
Vezneciler'den Şehzadebaşı’na varıldığında, sağda, ilk sinema Ferah Sineması'ydı. Onun yanında da Turan Sineması. Ferah’ın karşısında ise Milli Sineması vardı. (6/7 Eylül Olayları başladığında, yıl 1955, biz Canip’le Milli Sineması’nda John Ford’un adı, Türkçeye ‘ Kan Kalesi’ diye çevrilmiş olan bir kovboy filmini seyrediyorduk. Filmin sonuna doğru, sinemada gürültüler oldu: ‘Yunanlılar Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba koymuşlar!’ diye bağırdı birileri: ‘ Ne duruyoruz! Gidelim, Rumlara hadlerini bildirelim!’. Işıklar yandı. Sinema boşaldı. Hiç unutur muyum?).

Şehzadebaşı’nda açılan son sinema, Camiin hemen karşısındaki ‘Yeni Sinema’dır. 1953 yılında açıldı ve bizim ilkgençliğimizin sineması oldu. Beyoğlu’ndaki sinemalarla aynı zamanda aynı filmleri oynatması, biz Fatihli sinemaseverler için bulunmaz bir nimetti elbet! Filmler haftada bir (sanıyorum, çarşambaları) değişiyordu ve ben ‘Yeni Sinema’nın müdavimlerinden biriydim. ‘Kendime, İstanbul’a Kadınlara Dair’ adlı kitabımdaki ‘Benim Sinemalarım’ başlıklı yazım, o günleri özlemle dilegetirir:

‘Füruzan’ın kitabının adı ne kadar esinleyicidir:’ ‘Benim Sinemalarım’. Öyle değil mi gerçekten? Hepimizin ‘benim sinemalarım’ dediğimiz sinemalarımız yok mudur? ‘Benim Sinemalarım’ ise, 1950’li yılların Şehzadebaşı sinemalarıydılar. Bugün çoğunun yerinde yeller bile esmiyor;- apartman, han, ya da otel oldular! (...)‘Yeni Sinema’dır beni ilkgençliğimle yeniden buluşturan; ‘benim sinemalarım’ deyişini anlamlı kılan...

Hiç unutur muyum? Sekizinci sıranın ‘2’ ya da ‘1’ numaralı koltuklarında oturmak isterdim hep. Sanırım, kasiyer kız da, sevgili Tarık Dursun K.’nın deyişi ile bu
‘sinema kuşu’nu tanımıştı ve daha gişeye parayı uzatır uzatmaz, sekizinci sıranın (sağlı sollu) bu iki koltuğundan hangisi boşsa, bilete onun numarasını yazar, bana gülümseyerek uzatırdı. Aramızda, ‘lütfen bir bilet. Ama sekizinci sıradan olsun, -mümkünse 1 ya da 2!..’den öte bir ilişki olmamasına karşın, kasiyer kızla aramda sanki derin,anlamlı ve çok tanıdık bir yakınlık olduğunu duyumsuyordum.
Sıradan sözcüklerle nasıl böylesi bir yakınlık kurulabilir ki iki insan arasında? Ama sinemaydı bunu sağlayan, ‘benim sinemalarım’ın büyüsüydü...

Sinemaya gitmek, bizim çocukluğumuzda ve ilkgençliğimizde, 1950’li yıllardan sözediyorum elbet, neredeyse törensel bir anlam taşırdı. Benim gibi Lise’yi yatılı okuyan öğrenciler için, cumartesi günleri, ‘sinema günleri’ demekti. İnadına güzel, hafta içinde verilen yemeklerle karşılaştırılamayacak ölçüde güzel cumartesi yemeklerini ve sadece cumartesileri çıkan o nefis tulumba tatlılarını alelacele çiğneyip yutmaya çalışır, soluğu ya Şehzadebaşı’nda ya da Beyoğlu’nda alırdım.

Beyoğlu, İstiklal Caddesi benim için, tıpkı Şehzadebaşı gibi, ‘sinema’ demekti. Bütün bir hafta boyunca hangi filme ya da filmlere gidileceği düşünüldüğünden, dosdoğru o sinemaya gidilir ve salona bir ürpermeyle girilirdi. Sinemaya bir tapınağa girermiş gibi girerdim, diye anımsıyorum şimdi. Sinemaya gitmenin törensel bir anlam taşıyor olması da, herhalde, bundan dolayıydı.

Bizi büyüleyen, ilkgençlik hayallerimizi çeken, baştan çıkarıcı, esrik birşeyler vardı onda. Koltuğa kurulur ve görüntülerdeki serüvene kendi imgemi de katmaya çalışırdım. Çoğu kez, filmlerdeki kahramanlarla özdeşleşme duygusunun ağır bastığı sanılır. Hayır! Benim konumum hiç de öylesi değildi. Kendimi bir beyazperde karakterinin yerine koymak, onunla özdeşleşmek değildi benimkisi. Ben kendi imgemi, film kişilerinden birinin yerine değil, onlardan birinin yanına koyardım. Onların arasına karışır, filmdeki öyküye ben de katılır, öykünün içinde bir kimlik olarak yerimi alırdım. Yıllar sonra, yirminci yüzyıl sinemasının, bence elbet, en büyük yönetmenlerinden biri olan Woody Allen’in ‘Kahire’nin Mor Gülü’ filmini hayranlıkla seyrettiğimde, ‘işte, benim de ilkgençliğimde yaşadığım da tastamam buydu!’ demiştim.

Gerçekten de öyleydi: ‘Kahire’nin Mor Gülü’nde filmin kahramanlarından biri nasıl beyazperdeden çıkar, seyircilerin arasına karışır ve o sinema delisi kızı, Mia Farrow’u koltuğundan kaldırıp salondan dışarı götürürse, ben de öyle yapardım. Ama bir farkla: Benim durumumda filmin kahramanları beyazperdeden çıkıp yanıma gelmiyorlardı; tersine, ben kendi imgemi beyazperdedeki o serüvenin içine yerleştiriyordum. Örneğin, ‘Casablanca’yı seyrediyorsam eğer, Humphrey Bogart’ın imgesini silip kendi imgemi koymuyordum onun yerine. Rick’in Barı’nda bir yerlere oturuyor, olup bitenleri bilen biri, herşeyi bilen, fakat kimselerin tanımadığı bir gizemli karakter oluyordum...’

İlkgençliğimiz sinemalarda, pastanelerde ve kahvelerde geçmiştir. 1955-1956 yılları benim, neredeyse hemen her gün sinemaya gittiğim, bazan üstüste üç ya da dört film seyrettiğim olmuştur. Sinemalar ve pastaneler biribirinden ayrılmayan mekanlardı benim için. Ya önce pastaneye uğranır, sinema saati beklenirken birileriyle laflanır (pastanelerde gündüz ya da akşamın her saatinde mutlaka bir tanıdık bulunurdu!), ya da sinema çıkışı, eğer vakitliyse, pastaneye gidilirdi. ‘İnsanlar, Mekanlar, Yolculuklar’ adlı kitabımda ‘Pastane Günleri’ başlıklı bir yazım vardır. O yazı, ’benim pastanelerim’i anlatır:

‘Bizim gençliğimizin pastanesi, Baylan’dı. Salah Birsel’in ‘Ah Beyoğlu, Vah Beyoğlu’sunda yazdığı gibi ‘Baylan’a yeniyetme edebiyatçıların doluşması 1954 yılında’ başlar. O yılın yazında Lise’yi bitirmiştim ve ‘yeniyetme bir edebiyatçı’ olarak Baylan’a dadananlardan biriydim: Sadece Baylan mı? Hayır! Markiz’e de giderdik elbet, Lebon’a da! Demir Özlü’nün sonradan ilk öykü kitabı ‘Bunaltı’ya aldığı ‘Sokak’ adlı öyküsünde yazdığı gibi, ‘çekingen ve kaçamak’ gidiyorduk Lebon’a. Belki de, yine o öyküdeki gibi Lebon’un camlarına elimizi sürüyorduk. Orada, limonatalar içiyor ve kısa kesilmiş saçları olan solgun yüzlü, pardösülü ve düz pabuçlu ince kızları düşünüyorduk. Ama hiç kuşkusuz, ‘çekinmeden’, rahatlıkla girebildiğimiz pastane, elbette Baylan’dı...

İlk gençliklerini 1950’li yılların sonuna doğru kapatmakta olan bizler için Tünel ile Taksim arasındaki pastanelerde oturmak, o hep gidebilme düşleri kurduğumuz Paris ya da Viyana’daki zarif kaldırımüstü kahvelerinden birinde oturmak gibi duyumsanıyordu. ‘Baylan’, biz genç yeniyetmelerin pastanesiydi. Adlarını büyülü birer sözcük gibi bellediğimiz Café Select’ti biraz;- Deux-Magots’du! Baylan’da Leonidas’ın bize sunduğu milföyleri (Yılmaz Gruda’nın o davudî sesiyle, ‘Vasil, bastır bir milföy!’ deyişi hala kulaklarımdadır.) yedikten, sütlü kahvelerimizi içtikten sonra sinemalara gidiyorduk...)

Ama belki Markiz’e , daha çok Elhamra Sineması çıkışında ya da öncesinde uğruyor olmalıydık. Alan Ladd’ın Veronica Lake ile birlikta oynadığı ‘The Blue Dahlia’yı ya da Orson Welles’in esrarengiz ‘Monsieur Arkadin’in, (O filmden Akim Tamiroff’u, Katina Paxinou’yu nasıl unutabilirim?) seyrettikten sonra Galatasaray yönünde değil de Tünel’e doğru yürüyor, Markiz’in o ünlü fruit glacée’lerinden alıyordum. Çelik Gülersoy’un ‘o her biri süslü bir kağıdın içine oturtulmuş o soylu yeşil incirlerin ve turuncu portakal kabuklarının görüntüleri, birer natürmort resmi gibiydi’ diye betimlediği meyve şekerlerinden...

Kapısında ‘Patisserie-Confiserie’ yazıyordu Markiz’in. Fruit glacée’leri alırken, ‘çekingen’ ve ‘kaçamak’ çevreyi kolaçan ediyordum. Bizim için, yaşlı edebiyatçıların pastanesiydi Markiz ve genç Haldun Taner’i (1955’de 39 yaşındadır Haldun bey!), bir keresinde orada görmek yadırgatmıştı beni. Abdülhak Şinasi Hisar’ı da ilk orada, Markiz’de görmüştüm.

(...)’Tokatlıyan’, ‘Lebon’, 'Markiz’... İtiraf etmeliyim ki, bu pastaneler, biz ‘yeniyetme edebiyatçılar’a Yahya Kemal’in, Abdülhak Şinasi’nin otuırdukları mekanlar olarak uzak, eski ve yabancı geliyordu. O pastaneler, yine Abdülhak Şinasi Hisar’ın belirttiği gibi, ‘içlerinde bize içkilerin daha tesirli, görüştüklerimizin daha zeki, dedikoduların daha ehemmiyetli ve hayatın daha neşeli gözüktüğü, adeta büyülenmiş köşeler’di...

(...) Bugün bizler, artık ‘yaşlı’ edebiyatçılar olarak ‘Markiz’, ‘Lebon’ ya da ‘Tokatlıyan’da oturabilir miydik? Büyük bir ihtimalle orada oturuyor ve gümüş zarflı Belçika işi cam bardaklardan çay içiyor olacaktık. Tıpkı, bizden önce orada oturanlar gibi!...’

YORUMLAR

  • 0 Yorum