21. yüzyılda yaşayan biz müslümanlar 14 asır önce indirilmiş olan islamı bugün yeniden anlama gibi bir çabaya muhtacız. Daha da ötesi bu bir zorunluluktur. Çünkü baştan beri geldiğimiz süreç içinde tarihsel şartlar, islamın doğru anlaşılmasına olumsuz müdahalelerde bulunmuştur, diyebiliriz.
İslamı anlamaya çalışan herkesin gerek psikolojisi, gerek yetiştiği çevre ve gerekse yaşadığı sosyolojik şartlar şu veya bu oranlarda bu anlamaya tesir eder. Bundan kaçınmak adeta imkansızdır. Bu tesirler olumlu olabildiği gibi olumsuz da olabilir. İşte islamın anlaşılma süreci bu şekilde dinamik olarak devam ettikçe islamı anlama sürecindeki yol kazaları ve olumsuz tesirler telafi edilecek, doğru tespitler bir tecrübe olarak alınacak ve aynı zamanda sağlıklı bir islami anlayışın diri tutulması sağlanmış olacaktır.
Aslında, her tarih diliminde yaşayan müslümanların islamı anlama konusunda böyle bir görevleri vardır, denilebilir. Her dönemde islamı anlamaya çalışan müslümanların elbetteki bu çabaları çok önemlidir. Ancak bu çabalar sonradan gelecek müslümanlar için islamı anlama konusunda mutlak bağlayıcı değildir. Eğer bağlayıcı olsaydı, yani geçmişe ters düşmeden islamı anlamak zorunda olsaydık o zaman islamı asrın idrakine söyletme söz konusu olmaz, islam aklı’nın faaliyetinden ve gelişmesinden söz edemezdik.
Ama şunu da teslim etmek gerekir ki, islamı anlarken indiği tarihsel ve sosyolojik arka planı tamamen yok sayarak hareket etmek de yanlıştır. Bu arka plan bizim hareket noktamızın doğru tespit edilmesinde ve sonraki düşünsel süreçte çok önemli roller oynayacaktır.
Her inanç ve fikir sisteminin kendini ifade ettiği kavramları vardır. Bu kavramların doğru anlaşılması ve kullanılması o sistemin doğru ifade edilmesini ve işlemesini sağlayacaktır.
İslam da bir inanç sistemi olduğuna göre elbette onun da kavramları vardır; rab, ilah, ibadet, hicret, şirk, tevhid…vs. gibi. Bu bağlamda islam’a ait kavramlardan biri de “şehadet” kavramıdır. Bu kavramın maalesef tahrife uğramış olduğunu ve bugün hakkıyla anlaşılmadığını düşünüyorum. Bu yüzden yeniden ele alınıp yerine oturtulması gereken kavramlardan biridir.
Biz inşallah bu yazımızda bir insanın islam’a girerken ikrar etmesi gerekli görülen şehadet kavramından, diğer bir ifade ile “kelime-i şehadet” ten ne anlamamız gerektiğini Kur’an ve sünnetten yola çıkarak izah etmeye çalışacağız.
Kelime-i şehadet: Eşhedü en lailahe illallahu. Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasulühü: Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ve ben yine şahitlik ederim ki, Hz. Muhammed(s.a.v) O’nun kulu ve Resulüdür.
Şahit kavramı sözlükte; ortada, aracı, adil ve hakkı söyleyen, sözü dinlenen ve sayılan saygın bir kimse, gözleyen, tanık, dosdoğru ve güvenilir haberci anlamına geldiği gibi, bilinçli hissedilip görülen, bütün gözlerin kendisine çevrildiği kimse, örnek alınan, bir olayı görüp bilen, bir olay hakkında verilecek hükmün şöyle veya böyle olmasını etkileyen, model edinilen ve kendisine tabi olunan kimse demektir.
Bu manalar göz önüne alındığında kelime-i şehadeti söyleyip tasdik eden bir kimse şunu söylemiş olmaktadır:
“Ey insanlar şahit olun! Bundan böyle ben hayatımda Allah’tan başkasının egemenliğine yer vermeyeceğim. Kulluğumu yalnızca Allah’a yapacağım. Allah’a kul olmanın ne demek olduğunu siz benim hayatımda canlı olarak göreceksiniz. Yani ben bunun canlı şahidi olacağım. Bu konuda da en güzel kul ve şahit olan Hz. Muhammed (s.a.v) i kendime örnek ve rehber edineceğim”
Allah’a kulluğun şahitliğini yapmak, iman ve salih amellerle insanlar için model olmaya çalışmaktır. Hayatın nasıl yaşanacağı konusunda insanlara referans olmaktır, mihenk taşı olmaktır. Şahit olmak, hakkın yaşayan tanığı olmaktır.
“Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (onlar da), Evet (buna) şahit olduk, dediler”(Araf/172)
Şahit, her şeyden önce Allah’a verdiği sözü dünyaya geldikten sonra hayatı boyunca unutmayan, sözünde duran vefalı biridir. Böyle bir insan örnek insandır. İşte böyle fertlerden oluşan toplum da örnek bir toplum olur. Bu toplum hakkın şahitliğini toplumsal düzeyde yerine getiren bir toplumdur.
Başka milletler yapacakları işlerde “acaba filan kimseler nasıl hareket ediyor?” diyerek onlara başvuruyorsa, bu onların şahitlik konumuna yükseldiğini göstermektedir. Çünkü iyiler her zaman taklit edilir, örnek alınır.
Allah İslam toplumuna böyle bir rol biçmiş ve aynı zamanda Hz. Peygamberi(s.a.v) de bu toplumun kullukta ve insanlıkta ilham aldığı bir merkez-şahit yerine koymuştur.
“İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, Resulün de size şahit olması için sizi vasat bir ümmet kıldık…”(Bakara/143)
Vasat kelimesi; ortada, hayırlı, faziletli…gibi manaları kapsar. Cenab-ı Allah bu ümmeti ayetin ifadesiyle milletlerin ortasında ve onlar için hayırlı örnek olacak bir topluluk kılmış.
Ortada bir ümmet… Ortada olan, herkes tarafından görülen demektir. Bu ümmetin ortada olması, herkes tarafından görülmesi, örnek ve model alınması içindir.
Bilirsiniz, eskiden saat kuleleri olurdu. Dikkat edilirse bu saat kuleleri şehrin merkezine, yani ortasına konulur. Niçin? Çünkü şehrin ortası, şehrin her tarafından gelen insanların yollarının kesiştiği yerdir. Herkesin yolu oradan geçer. Bu saat kuleleri zamanı doğru gösterdiğinden herkes kollarındaki saatleri ona göre ayarlar.
İşte tıpkı bu ümmet de saat kuleleri gibi yaşamın ortasındadır. Herkes bu ümmetin fertlerine bakıp davranışlarını ona göre ayarlayacaklar. Çünkü ortada olmak, aynı zamanda insanlar üzerinde şahit olmayı/görülmeyi gerektirir. Vizyon ne kadar güzel olursa müşterisi o kadar çok olur.
“Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki, insanlara şahit olasınız.”
Öyle bir ümmet ki, kendi hukukunu koruduğu kadar başkalarının da hukukuna saygılı olan, çıkarlarına aykırı da olsa adaleti gözeten, hakka hak, batıla batıl diyen, ilhamlarını Allah ve Resulünden alan, hayvanlara ve bitkilere dahi merhametle yaklaşan, tabiat dostu, insanların kendisinden emin olduğu, çevresine faydalı olan, yokluğu insanları üzen, varlığı sevindiren bir ümmet…
İçinde zalimlerin barınamadığı, zulmü düşünen insanların kendilerinden çekindiği için zulmünü icra edemeyip vazgeçtiği, zalimlerin hesaplarını değiştiren bir ümmet… Fertleri arasında hoşgörünün, affın, merhametin, cömertliğin galip olduğu bir ümmet…
Fakat heyhat! Böyle olmaktan ne kadar da uzağız! Böyle şahit bir toplum olamadık. Belki tek tek müslüman fertler bulunabilir; ama bu yeterli değil. Çünkü Rabbimiz şahitliğin bir de toplum olarak ortaya konulmasını istiyor.
Resulullah(s.a.v) bu ümmete şahit (model) olacaktı. Biz müslümanlar yaşantımızda Allah’ın Resulü(s.a.v)nü şahit olarak almadığımızdan kendimiz de başkalarına şahit olamıyoruz. Bugün müslüman bildiğimiz ülkeler yapacakları işlerin birçoğunda “acaba batılılar bu konuda nasıl hareket ediyor?” diyerek onların şahitliğine başvuruyorsa, bu bizim şahit olamadığımızın en büyük göstergelerinden birisidir, utanılacak bir durumdur. Gerek fert olarak gerekse toplum olarak hayatımızda batıyı çağrıştıran birçok alametler taşıyor olmamız bu konuda gerçekten çok düşündürücüdür.
Sorun nereden kaynaklanıyor? Bu konudaki sorun benim inancıma göre Kelime-i şehadeti (şahitlik iddiamızı) yanlış algılamakta yatıyor.
Kelime-i şehadet, bir söz değil bir yaşam biçimidir; bir ifade değil, bir eylemdir. Allah’ın emir ve komutasına bağlanmanın adıdır. Artık herkes Allah’ın emir ve komutasına bağlanmanın ne demek olduğunu yani bu işin pratiğini bu kelimeyi söyleyenin hayatında görecektir. Bu olmazsa olmazdır.
Ancak günümüzdeki müslümanların tamamına yakınının hayatında bu sözün çok garip bir yeri vardır. Şöyle ki, bu şehadeti bir islama girerken bir de dünya hayatını terk ederken söyledin mi iş halledilmiş gözüküyor! Bundan dolayıdır ki, bir çok vaiz, vaazının sonunda cemaate aşk ile kelime-i şehadeti söylettirmekte ve son nefeste bu sözü söyleyerek gitme noktasında dua ettirmektedir.
Ben bu anlayışı islamın hiçbir yerine oturtabilmiş değilim. Bu davranış kelime-i şehadeti yaşamaktan ziyade söylemeyi ön plana çıkaran bir anlayıştır ki, doğru değildir. Hem de bu yanlış anlayışın üstelik hocalar tarafından sürdürülmesi, bunun düzeltilmesini daha da zorlaştırmaktadır.
İslamdan uzak, hakka şahitlik etmeyle alakası olmayan nice insanlar vardır ki, son nefeslerinde kelime-i şehadeti söyleyerek gidiyorlar.
Yine nice hakka şahitlik ederek yaşamış ama son anda bu sözü söylemeye fırsat bulamadan ruhunu teslim etmiş kimseler de var. Şimdi biz bunları nasıl değerlendireceğiz? Eğer son nefesinde kelime-i şehadeti söylemeyi kurtuluş vesilesi görürsek hayatın tamamını kuşatan islamı kupkuru bir cümleye indirgemiş olmayacak mıyız? Böyle kimselerin keyfî yaşamlarını meşrulaştırmış olmayacak mıyız? Böyle bir insanın kurtulduğunu hangi islam aklı izah edebilir, kitabın neresine koyabiliriz?
Günümüzde kelime-i şehadeti söyleyerek müslüman olan insanlara asıl işin bundan sonra başladığını, dolayısıyla bundan sonraki hayatını yeryüzünde Allah’ın bir şahidi olarak geçirmesi gerektiğini, yoksa bu sözle kalındığında bunun bir şey ifade etmeyeceğini anlatmak gerekir.
İnsanın Allah katındaki konumunu belirleyecek olan, onun son nefeste ne söylediği değil, hayatı boyunca nasıl bir yaşam sürdüğüdür. Hakkın şahidi olarak yaşamış biri, isterse son nefesinde bunu söyleyemesin, önemli değil. Adam hayatı boyunca lisan-ı hal ile o cümleyi söylemiş ise artık başka bir şey aranır mı?
Kısacası icraat ortada olduktan sonra söze ne hacet! Ama icraat yok da sadece söz varsa bu takdirde sözün ne kıymeti var!
Çok ilginçtir, peygamberimiz (s.a.v)’in ölüm anını tüm ayrıntılarıyla bildiğimiz halde onun son nefesinde kelime-i şehadeti söylediğine dair bir şey bilmiyoruz, böyle bir rivayet yok. O son nefesinde elini kaldırarak parmağıyla üç defa semaya işaret ederek “refik-i a’laya/yüce dosta” diyor ve ruhunu teslim ediyor. Fakat o tüm insanlık için gerçek bir şahid (örnek ve önder) idi. O daha peygamber olmadan yaşadığı toplumun akıl danesi, güvendiği ve sevdiği bir kimse olmuştu. Yüce Rabbimiz O’nun bu yönüne işaret ettiği bir ayette şöyle buyurmuştur:
“Ey peygamber! Biz seni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir.”(Ahzab/ 45)
Peygamberimizin hayatı ortada iken, kelime-i şehadeti son nefeste seslendirerek ölmeyi neye dayanarak bu kadar büyütüyor ve önemsiyoruz?
Bu şahitlik meselesini artık dilimizden hayatımıza indirmeliyiz. İnsanlar hayatımıza baktığı zaman, ne pahasına olursa olsun bizim Allah’ın rızasından ayrılmadığımıza şahit oluyorlarsa gerçekten biz hakikatın yaşayan şahitleriyiz demektir.
“ Ey inananlar! Kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhinde de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin, ister zengin, ister fakir olsun. Allah onlara daha yakındır. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer eğriltirseniz veya yüz çevirirseniz bilin ki, Allah işlediklerinizden şüphesiz haberdardır.” ( Nisa/135 )
“Şahit” kelimesini biz biraz bükerek “şehit” şeklinde hayatımıza sokmuşuz. Bu da yaygın bir şekilde Allah yolunda öldürülen kimseye isim olarak veriliyor. Aslında Kur’an-ı Kerimde Allah yolunda öldürülene “şehit” denilen bir tanecik bile ayet yoktur. Sadece Allah yolunda öldürülenlere ölüler denilmeyeceği (Bakara/154), Allah yolunda öldürülenlerin Rableri katında diri olduğu ve rızıklandırıldığına dair (Al-i İmran/169) ayetler vardır.
Allah yolunda öldürülenlere “şehit” denilmesi Kur’andan değil hadislerden kaynaklanan bir durumdur. Gerçekten bazı hadislerde bu ifade geçmektedir. Bugünkü kullanımıyla Allah yolunda savaşırken öldürülen kimseye şehit deniliyor. Ama Allah’ın yolunda bir şahit olarak yaşayıp normal şekilde ölenlere şehit denilmiyor.
Aslında “şehit” ve “şahit” kelimesi aynı anlamı ifade ediyor. Biz pratikte ister Allah yolunda yaşayan ama normal şekilde ölen olsun, isterse Allah yolunda savaşırken öldürülen olsun, ikisinin de “şahit” olarak isimlendirilmesini daha doğru buluyoruz. Çünkü bir kimse Allah’a kulluğun bir şahidi olarak yaşamışsa, o normal şekilde de ölse şehadet mertebesine yükselmiş demektir.
Mesela, peygamberimiz(s.a.v) böyle değil midir? O, savaşta kanlı bir şekilde öldürülmedi diye onun ölümünü haşa basit mi göreceğiz? Yine, Allah yolunda şahit olarak yaşamış ama normal ölümle ölmüş kimselerin yaşamlarını görmezlikten gelmek haksızlık değil midir?
Bunları söylerken elbette Allah yolunda savaşırken öldürülmeyi haşa görmezlikten gelmiyoruz, küçümsemiyoruz. Elbette bedenini Allah yolunda vermek infakta ve fedakarlıkta zirvedir. İmanın en büyük alametidir. Çünkü bir insanın dünyadaki en değerli varlığı onun bedenidir. Bir insan en değerli varlığını Allah yolunda veriyorsa o kimse inandığı Allah’ı her şeyin üstünde tutuyor demektir. Allah’ı tekbir etmenin en güzel pratiği bu olsa gerek.
Önemli olan yeryüzünde öldürülmekten korkmadan Allah’ın şahitleri olarak yaşamaktır. Böyle yaşayan kimse ne şekilde ölürse ölsün Allah katında şehadet mertebesinde olacağına inanıyorum. Çünkü ne zaman ve ne şekilde öleceğimizi bilmiyoruz. Bu tamamen Allah’ın takdirinde olan bir şeydir.
Yakın tarihimizin önemli şahsiyetlerinden birisi olan Said Nursi, bu konuda güzel bir örnektir. O, yerine göre ölüme meydan okuyarak mücadelesini sürdürmüştür. Tüm batıl çabalara rağmen hakkın şahitliğini yapmış, ancak Allah onun ölümünü savaş meydanında değil yatakta takdir etmiştir. Ama o günden bu güne hâlâ milyonlarca insan onun şahitliğinden istifade etmektedir. Yine ömrü savaş meydanlarında geçtiği halde yatakta ölen Halid bin Velid’i kim küçümseyebilir?
“Rabbimiz! İndirdiğine inandık, peygambere uyduk, bizi şahit olanlarla beraber yaz.”(Al-i İmran/53)
Ayet-i kerimeyi dikkatli okursanız sanki şahitlerden olmanın yolunun Allah’ın indirdiğine iman etmek ve peygambere itaat ederek yaşamaktan geçtiğini söylüyor. Peygamberimiz(s.a.v)in gönderiliş amaçlarından biriside “şahit olmak” olduğuna göre (Ahzab/45) demek ki, ona itaat ederek yaşayan kimse de onun gibi diğer insanlara şahit konumunda oluyor.
Şahitler, hakkın tanıkları olduklarından dolayı özellikle hak ve batılın iyice karıştığı zamanlarda canlı örneklikleriyle bu sorunu çözen ve kafa karışıklığının giderilmesine katkıda bulunan kimselerdir. Bunu şöyle bir örnekle izah edelim:
Bilirsiniz, mahkemelerde haklı ve haksızı tespit edip davayı çözmek için şahitlere başvurulur. Şahitlerin ortaya koyduğu kesin deliller haklı ve haksızın kim olduğunu belirler ve dava çözülür.
Özellikle islami yaşantının zayıf olduğu ve toplumsal kokuşmaların yaşandığı dönemlerde Müslümanlar yaşamlarıyla hakka ve adalete tanıklık ederek islamın ne olduğunu yaşamlarıyla bizzat gösterecekler ki, bu en tesirli davet yöntemidir.
Bazı zamanlar olur ki söz gücünü yitirir. İşte böyle zamanlarda hakkın canlı şahitleri bu tıkanıklığı çözer. Çünkü hâl, her zaman sözden daha tesirlidir.
Asıl olan şahitliktir. Şehitlik ise şahit olarak yaşamanın bir sonucudur. Ama her şahitlik şehitlikle sonuçlanmayabilir. Her ikisi de Allah’ın şahitleridir. Aralarındaki fark biri diri şahit, diğeri ise ölü şahit olmasıdır. Tabi bu ayrım zahiren yapılan bir tasniftir.
Gerçekte Allah, Kendi yolunda öldürülenlerin de diri olduklarını, onlara ölüler denilemeyeceğini söylüyor. Bizim bunu hissetmemiz mümkün değildir. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki, nice Allah yolunda öldürülmüş müslümanlar var ki, hala diriler gibi ümmet arasında dolaşıyor ve insanların ihyasına vesile olmaya devam ediyorlar! Seyyid Kutub, Hasan El Benna, Şeyh Ahmet Yasin… gibi.
Aslında tüm Müslümanlar Allah’ın yeryüzündeki şahitleridir. Çünkü hem Rabbimiz hem de Resulullah (s.a.v) onları böyle tanımlamışlardır.
“Allah uğrunda gereği gibi cihad edin. O, sizi seçmiş, babanız İbrahim’in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur’an’da, Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için size Müslümanlar adını veren O’dur. Artık namaz kılın, zekat verin, Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!”(Hac/78)
Peygamberimiz (sav) de şöyle buyurmuştur:
“İyilerinizi kötülerinizden ayırt edebilirsiniz” Orada bulunanlar: “Ne ile ayırt edelim ey Allah’ın Resulü?, dediler. Resulullah(s.a.v): Güzel övgü, kötü hatırlanma ile. Siz Allah’ın yeryüzündeki şahitlerisiniz, buyurdu” (İbn Kesir, c.3,s.600)
Ancak şu var ki, müslümanların şahitlik mertebeleri birbirlerinden farklı olabilir. Bundan daha tabii bir şey olamaz. Ama yaşantısıyla Allah’ın şahidi olmuş ve aynı zamanda da kanıyla bunu yazarak şehit olmuş müslümanlar elbette ki daha çok övülmeyi hak etmişlerdir. Hem Allah, hem de peygamberimiz böyle müslümanları övmüşlerdir.
“İnananlardan Allah’a verdiği sözü yerine getiren adamlar vardır. Kimi bu uğurda canını vermiş, kimide beklemektedir. Sözlerini hiç değiştirmemişlerdir.”(Ahzab/23)
“Allah şüphesiz Allah yolunda savaşıp öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kur’anda söz verilmiş bir hak olarak cennet karşılığında satın almıştır. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan kim vardır! Öyleyse yaptığınız alışverişe sevinin, bu büyük başarıdır.”(Tevbe/111)
Ebu Hureyre’den, o şöyle dedi: Hz. Peygamber(s.a.v)e :”Ya Resulallah, Allah yolunda yapılan cihada denk ne vardır?, diye soruldu. O da: “Onu yapmaya güç yetiremezsiniz.” buyurdu. Sonra, “Allah yolunda cihad eden kişiye ancak mücahid dönünceye kadar hiç iftar etmeksizin oruç tutan ve hiç ara vermeksizin namaz kılan ve Allah’ın ayetlerini inanarak okuyan kişi ulaşabilir, buyurdu”(Ebu Davud hariç Kütüb-ü Sitte)
Allah yolunda gerçek şahitliği ölümden korkmadan yaşayan müslümanlar ancak yerine getirebilir. Ölümden korkmamak düşmanı korkutur.
Halid bin Velid’in Bizans komutanına şöyle söylediği rivayet edilir: “İşte size öyle bir orduyla geldim ki, sizin dünyayı sevdiğiniz kadar onlar ölümü seviyorlar.” Şahit olmanın psikolojisi bu olsa gerek.
Kültürümüzde şahitlik gerçek manada yaşamaya başlamanın adıdır. Bunlar ölseler bile gönüllerde yaşamaya devam ederler. Arkalarından gelen insanlar bunları hayırla anarlar.
Allah yolunda şahit olmaksızın yaşayanlar öldürülseler bile bunun bir kıymeti yoktur. Çünkü o başka bir yolda yaşarken öldürülmüştür.
Bu çok önemli bir noktadır. Çünkü biz başlangıçta Allah yolunda şahit olarak yaşamayı esas almazsak bugün çarpışırken veya başka bir şekilde öldürülen kimseleri birilerinin zannettiği gibi şehit olarak yutarız!. Oysa o şekilde öldürülen kimselere bakın çoğunlukla hayatlarında Allah, din ve iman olmayan kimselerdir. Yani hayatlarında şahitlik olmayan kimselerdir.
Netice olarak şunu söylemek isteriz ki; biz müslümanlar Allah’ın yeryüzündeki şahitleriyiz. Bu şahitliğimizi Allah’tan başkalarına boyun eğmeden, pratik bir bilinçle sürdürmek zorundayız. Bu amaçla Kelime-i Şehadeti son nefesimize bırakmadan daha hayatın içindeyken aşk ile söyleyip Allah’a olan yolculuğumuzu O’nun bir şahidi olarak tamamlamanın gayreti içerisinde olmaya bakalım…
Hasan Eker
Alıntı için tıklayınız
