FENER'Lİ Ö. LÜTFİ USTA...
(Abdülezel Paşa Cad. No. 319)
Sevgilim, Güneşim, Zehra’m.
Bu satırları okuduğuna göre emri-hak vuku bulmuş. Sensizliğe ben katlanamazdım ama umarım sen bensizliğe katlanabiliyorsundur.
Seninle gittiğimiz İtalya seyahatini hatırlıyorsun. Seni orada iki gün yalnız bırakıp İsviçre’ye gitmiştim, hatırladın mı Güneş’im? Boynundaki anahtar kutuyu açtığına göre, bu kutunun içindeki evraklar, banka hesap cüzdanları, kolundaki bilezik ve parmağındaki yüzük te senin geleceğinin anahtarı olarak önünü açacaktır.
Ben, ölene kadar kazandığım paranın neredeyse tamamını İsviçre’de Wegelin & Co Bankasında ikimizin üzerine yatırdım. Hatırı sayılır bir servet artık senin emrindedir Zehra’m. Paranın büyük bir bölümü külçe altına, kalan kısmı ise Amerikan Doları olarak hesabında, Allah bundan sonra senin huzur içinde yaşamanı nasip etsin. Bu parayı dilediğin gibi kullanabilirsin, artık ben karışamam.
Bu para bugüne kadar bana yaşattıklarının bir bedeli olamasa da bunu kabul et Güneş’im. Hesap numarası bileziğin içinde, şifren de yüzüğünde yazılı. Ayrıca bu kutuyu tabi ki açman gerekecek, eğer zorlanırsan kır gitsin. Şimdi uzun bir yolculuğa daha çıkacaksın, umarım yanında korkudan elini tutabileceğin birisi olur. Önce İtalya’ya gidersin, Aynur Hanım’ı bul o sana dil konusunda yardımcı olsun. Anılarımızı tazelemen için aynı otelde aynı odada kalırsan sevineceğim.
Adriano’ya ulaş, orada değilse onu Milano’da bulabilirsin. Tüm adresler, telefon numaraları, hesap cüzdanları ile birlikte kutunun içinde. Şimdiden sana mutluluklar diliyorum, seni çok özlememe rağmen sakın bana aldırma, sen de özlemişsindir biliyorum ama yanıma gelmek için sakın acele etme, ertele-erteleyebileceğin kadar. Seni her zaman seven…
Fuat’ın
Mektubu okurken, kâh ağladı, kâh güldü. Kutuyu, evirdi-çevirdi açamadı. Aklına Ömer geldi, onu aramalıydı ama evinde telefonu yoktu, Yılmazı aradı, Ömer’i arayıp-bulup ona getirmesini istedi.
Üçü salonda oturmuş, Ömer’in elinde kutu, açmaya çalışıyor, Yılmaz, Ömer’in çabasını izliyordu. Fuat, kır gitsin demişti ama kutu o kadar güzeldi ki, kırmaya kıyamadı.
“Ne yapacağız?” diye sorunca, Yılmaz, “Babama götürelim o bir baksın.” deyince, üçü birden hemen kalkıp Fener’de Lütfi Usta’nın atölyesine hareketlendiler. Atölyenin kapısından içeri girdiklerinde, Lütfi Usta tornasının başında gözlüklerinin üzerinden onlara bakıyordu. İçerden gelen makine gürültüleri, preslerin metali kesen vuruşlarının sesi konuşmalarına engel oluyordu. Lütfi Usta, Yılmaz’a işaret etti, şalteri kapatmasını istedi. Şalter kapandığında tüm makineler durmuştu. Makine mühendisi olması yakın Ömer, dikkatle çalışan makineleri izliyordu. Çırak hemen çay söylemeye koştu, içeride çalışanların hepsi, yanlarına geldi, ne olduğunu anlamaya çalıştılar.
Yılmaz’ın abisi Sıtkı Usta özel konuşacaklarını anlayıp, çalışanları kahveye yolladı, Zehra söze girmeden önce Lütfi Ustanın elini öptü. “Lütfi Usta, Yılmaz sizden çok bahseder ama tanışmak şimdi kısmet oldu. Şu elimdeki kutuyu açamıyoruz, hatırası büyük, kırmakta istemiyorum, acaba siz bakar mısınız? Belki açabilirsiniz.” Deyip kutuyu Lütfi Usta’ya uzattı.
“Kızım, hoş geldin, sefa getirdin. Kusura bakma sizi oturtabileceğimiz temiz bir yerim yok.” Diyerek, mahcup bir şekilde Zehra’ya baktı, Zehra ellerinden tutarak sevgisini ve saygısını belli ederken, hiç önemi olmadığını, kendisinin de böyle ortamlara alışık olduğunu söyleyerek gönlünü aldı. Kutuyu inceleyen Lütfi Usta, “Güzel işçilik, Alman işine benziyor, dur bir bakalım?” diyerek, kutuyu incelemeye başladı, altını çevirdi, yanına baktı, üstüne baktı, köşesinde incecik bir deliği fark etti.
Deliğin içine girebilecek kalınlıkta çelik bir tel parçası buldu, teli deliğe soktu, çıt diye bir ses duyuldu. Kapağın altındaki bölümde, ikinci bir kapak kendini gösterdi. Çıkan parçalara sırasıyla dokundu, açmayı başaramadı. Kapağın üzerindeki metal bir parçaya kazılı yazıları fark etti, bir de görmekte zorlandığı, bir yazı daha vardı, lupunu aradı buldu, lup ile baktı, ne anlama geldiğini bilemediği bir rakamlar dizisini okudu. “Bu rakamlar size bir şey ifade ediyor mu?” Zehra, rakamları tekrarladı, düşündü, bir anlamı yoktu. “Hayır.” Dedi.
Lütfi usta rakamları aklında tuttu piyano tuşlarını andıran kabaran parçaları saydı, rakamlara göre üstüne bastı, son parçaya da dokununca kutunun ikinci kapağı da açıldı. İçindekilere bakmadan Zehra Hanım’a uzattı. İsviçre’de bir Alman usta tarafından yapılmış dedi. Zehra, Lütfi Usta’nın zekâsına hayran kaldı. Kutunun içinden çıkanları çantasına koydu.
Lütfi Ustaya teşekkür etti, para çıkarttı, Lütfi Usta, “Koy kızım o paraları çantana, oğlumla gelmişsin ayıp oluyor, ne yaptım ki, bir bilinmezi, bilinir hale getirdim, haydi şimdi git İsviçre’ye.” Deyince, Zehra bir kat daha şaşırdı. “Nereden anladınız Lütfi Usta?” diye soramadan edemedi. “Ben Almanya’da tahsil gördüm kızım, bakma böyle yaşlı olduğuma, unutmam hiçbir şeyi, oralarda bu kutular sıkça kullanılır.” Dedi. Çıkardığı paraları, tornanın üzerinde bırakıp, “Lütfi Usta, işçileri ala koyduk, onlara verin Lütfen.” Deyip, elini öptü vedalaştılar.
Ömer L. BAKAN ,
,
DEDEMİN ARDINDA BIRAKTIĞI TORTULAR
