Misafir Yazar

Misafir Yazar

Alıntı makaleler
fatihten@gmail.com

Ümit Özdağ: “16 Nisan referandumu kirlidir”

15 Haziran 2017 - 02:03

Prof. Dr. Ümit Özdağ ile MHP yönetiminin 16 Nisan Referandumunda sergilediği tutum ve milliyetçi seçmenin “Hayır”a verdiği destek hakkında söyleştik



Bağımsız milletvekili Prof. Dr. Ümit Özdağ uzunca bir süre MHP içinde Meral Akşener, Sinan Oğan ve Koray Aydın'la birlikte kurultay mücadelesi verdi. Ardından partiden uzaklaştırıldılar. Referandum sürecinde MHP yönetimi "Evet"in yanında yer alırken onlar "Hayır" bloğunda yer aldılar. Ümit Özdağ ile 16 Nisan Referandumunda sergilediği tutum ve milliyetçi seçmenin “Hayır”a verdiği destek üzerine konuştuk.

Nasıl: AKP-MHP yakınlaşmasıyla başlayalım. Sizce 15 Temmuz sonrasında yaşanan gelişmeler bu yakınlaşmada etkili oldu mu?

Özdağ: 15 Temmuz, FETÖ’cü darbe girişimine karşı Türk milletinin (FETÖ’yle ilgili küçük bir grup hariç) bütün siyasi kanatların meşru hükümetin arkasında birleştiği bir geceydi. Bu anlamda Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset hayatında gücünün zirveye çıktığı an FETÖ’cü pilotların Ankara’yı bombaladıkları andır. Bu her siyasetçinin kolay kolay ulaşabileceği bir güç değildir. Normalde savaş anlarında olur. Bu gücü Erdoğan’ın Türkiye’nin devam ettirmesi gerekiyordu. Bu çerçevede Yenikapı Mitingi de çok önemli bir milli birlik ve dayanışmayı temsil etti. Böylece 15 Temmuz gecesi oluşan ruhun devamını gördük. Üstelik çevre coğrafyalarda büyük jeopolitik kırılmaların yaşandığı ve bu bölgenin coğrafyasının tekrar çizilmeye çalışıldığı dönemde devlet örgütünün özellikle de güvenlik örgütünün böyle çökmeye başladığı bir dönemde, Gazi Mustafa Kemal’in deyimiyle iç cephenin güçlü olması gerekirken doğrusu Yeni Kapı ruhu olarak ifade edilen milli dayanışma çok zamanında gelmiş bir ruhtu. TBMM’de de partiler FETÖ terör örgütüne karşı mücadele noktasında hükümete destek verdiler. Ancak işte bu aşamada gündeme Bahçeli hiç getirilmemesi gereken başkanlık sisteminin getirdi. Türk toplumunu en fazla bölüştürecek ve ayrıştıracak bir hususu, sistem değişikliğini. Bir siyasetçi olarak değil, bir siyaset bilimi Hocası olarak söylüyorum bunu. Türk toplumunu en fazla bölecek iki şey sayarsanız açık ara birinci Erdoğan’ın başkanlığı ve başkanlık sistemi gelir ve bu MHP’nin başkanlık divanının, merkez yürütmesinin bilgisi dahilinde getirilmedi. Bahçeli bunu kendi görüşü olarak gündeme taşıdı.

Bu konuda MHP Grubunun eğilimi nasıldı?

Mecliste referandum oylaması başlayana kadar görüşmüş olduğum bütün MHP vekilleri bana Bahçeli’nin böyle bir anayasaya “Evet” demeyeceğine, AKP’ye son anda bir oyun oynayacağına inandıklarını söylediler. Onun için bunu ben MHP-AKP veya MHP tabanı ile AKP tabanı arasında bir yakınlaşma olarak görmüyorum.  Bunlar birbirinden farklı şeyler ve MHP tabanı ideolojik olarak başkanlığa karşı bir duruş sergiliyor. Çünkü MHP  başkanlığın Türkiye’ye federalizmin bir ön modeli çerçevesinde getirilmek istendiğini, bütün sinir uçlarına kadar, ideolojik anlamda anlatmış ve kendi kitlesinde doktrine etmiş bir parti. Şimdi bu partinin hiçbir iç tartışma yaşamadan programında halen parlamenter sistemi savunduğu bir aşamada, Bahçeli’nin yukarıdan, tek başına bireysel olarak empoze etmesiyle başkanlığı kabul ettirme girişimi başarısız oldu. Başarısız olduğu referandumda da çok açık bir biçimde ortaya çıktı. Özetle bu sorunun cevabı 15 Temmuz sonrasında MHP’yle iktidar arasında bir fikri yakınlaşma olmadığıdır.  Olan yakınlaşmanın, Bahçeli-Erdoğan arasında bir yakınlaşma olduğu söylenebilir.

"Bunu ben MHP-AKP veya MHP tabanı ile AKP tabanı arasında bir yakınlaşma olarak görmüyorum."  

Bunu neye bağlıyorsunuz?

Değişik cevapları olabilir. İlk görünen MHP kongresi. Bu kongreye hukuki müdahale yapılması ortaya bir borç çıkarttı ve Bahçeli’nin başkanlık sisteminin gündeme taşınması bu borcun ödenmesidir.

Bu durumda Bahçelinin yürüttüğü siyasetin MHP tabanına doğrudan bir etkisi var o zaman?

MHP tabanının Bahçeli’nin siyasetine “Hayır” demesi anlamında var. MHP tabanının hayır demesi, MHP seçmeninin ideolojik duruşu ve siyaset anlayışıyla doğrudan ilgilidir.

AKP Avrupa’yla bir kriz yaşadı. Bu krizin MHP seçmeninin tercihlerine etkisi nasıl olmuştur?

MHP seçmeni bunun bir kayıkçı kavgası olduğunu, bilinçli şekilde çıkartıldığını ve kontrollü olarak uygulandığını gördü. Ondan dolayı hem Hollanda Başbakanın hem de Erdoğan’ın işine gelen bir psikolojik operasyon olarak gerçekleşen durum MHP seçmenini  “Evet” oyu vermek doğrultusunda etkilemedi. Belki bir kısım AKP seçmeni üzerinde etki yapmış olabilir. Ama onların da hepsini Evet’e yönlendirmedi. O dönem yaptığım araştırma bazı kararsız AKP seçmenin “bu kadar olmaz”, “bu kadar iç içe geçtiğimiz Avrupa Birliği ülkelerine karşı böyle bir siyaset yürütmek Türkiye’nin menfaatine değildir” diyerek kararsızdan, Hayır’a yöneldiğini biliyoruz.

Hayır cephesinin 16 Nisan döneminde güç kazanması MHP yönetiminin Ülkücüleri temsil kabiliyetini yitirdiğinin bir göstergesi olabilir mi sizce?

Şu anda Balgat yönetimi Türk Milliyetçisi kitleyi hiçbir şekilde temsil etmiyor. Fikri ve manevi bir bağı kalmadı. Esasen “Türk Milliyetçileri Hayır Diyor” platformu üyesi Sayın Akşener, Sayın Oğan, Sayın Aydın keza Yusuf Halaçoğlu hocamız ve ben bütün bu süreçte Türkiye’de çok geniş kapsamlı bir kampanya yürüttük. Değişik bölgelerde hepimiz çalıştık. Ben bu süreçte kısıtlı imkanlarla 21 ile, 35 ilçeye gittim. Burada teşkilatlara rağmen, çeşitli yerlerde fiili saldırılara rağmen, yine Türk Milliyetçisi tabanın kendi imkanlarıyla sanki bir teşkilat varmışçasına bütün bu toplantılar organize edildi.

Bahçeli siyasetinin AKP içinde erimek sonucunu vereceği önermesine katılır mısınız?

Türk Milliyetçileri kesinlikle Erdoğan’ın temsil ettiği siyasi Selefi hareket içinde erimez ve kendisini siyasal yolda gerçek çizgisinde ifade eder. Ben böyle bir tehlike görmüyorum. Eriyecek olan Bahçeli ve çevresidir.

"Şu anda Balgat yönetimi Türk Milliyetçisi kitleyi hiçbir şekilde temsil etmiyor. Fikri ve manevi bir bağı kalmadı." 

AKP içinde erime yönünde bir gidiş ortaya çıkarsa bu muhalif hareketin parti kurma iradesini kristalleştirir mi?

Daha bu çerçevede bir şey söylemek için erken. Ama ben, Bahçeli’nin bu çizgiyi izlediğini ve partiyi her geçen gün sarayın çizgisine oturttuğunu üzülerek görüyorum ve yaptığı açıklamalar daha çok MHP Genel Başkanı değil de AKP sözcüsü tarafından yapılmış gibi.

Sürmekte olan bir kongreler dönemi var MHP’de. Bu kongrelerden umutlu musunuz?

Karşı duruşlar oluyor tabii. Arkasından görevden almalar oluyor. Çok boyutlu baskılar oluyor. Bu baskılarda hükümetten destek alındığını da biliniyor. Buna rağmen arkadaşlar mücadele ediyorlar.

Yani tasfiyeler sürüyor mu?

Sürüyor ama direniş de sürüyor.

Referandumda “teşkilat varmışçasına çalışan kitle” hakkında düşüncelerinizi biraz daha açar mısınız? Bu kitlenin Hayır içinde yeri/rolü nedir?

Tabi bu referandumda Türk Milliyetçileri bütün dünyaya bir şeyi ispatladılar. Faşist olmakla, otoriter devlet hayal etmekle suçlanan Türk Milliyetçileri parlamenter demokrasi ve hukuk devletini en etkin şekilde savundu. CHP için bu kolaydı. Çünkü CHP kitlesi zaten hayır diyordu. Teşkilatları, Genel Başkanı, CHP’li siyasetçiler Hayır diyordu. Herkesin Hayır dediği bir noktada CHP’ye yapacak tek şey bu hayırları sandıkta örgütlemek kalıyordu. Oysa biz Türk Milliyetçileri için durum çok ağırdı. Bir kaynağımız yok, teşkilatımız yok, bize karşı çarpışan bir yapı var. Saldıran bir yapı var. Çok ağır şekilde devlet mekanizmasının üzerimizde kurmuş olduğu baskı var. Televizyonlardan %100 dışlanma var. Biz bu şartlar altında Anadolu’da çok etkin bir kampanya yürüttük. Bizim ulaştığımız alan ve yürüttüğümüz kampanya aynı zamanda sarayın tezgahlamaya çalıştığı “Hayır, CHP artı HDP’dir” şeklindeki stratejisini de darmadağın etti. Çünkü bizim girişimimizle kamuoyu bazı şeylerin farkına vardı. Çünkü “Türk Milliyetçileri Hayır diyor”, “HEPAR Hayır diyor”, “Saadet Hayır diyor”, “DP Hayır diyor” ve böylece parlamenter düzeni savunan alan, sıkıştırmak istedikleri alana sığmadı. Saray’ın iddiasının doğru olmadığı meydana çıktı ve Erdoğan kampanya sırasında bir iç çatışma dili kullandı.

Nasıl bir dildi bu?

Demokratik parlamenter sistemi savunanları darbeci olmakla, terörist olmakla, çukur olmakla, yani alçaktan daha aşağı olmakla suçladı. Biz Türk Milliyetçileri, biz toplumun %50’sine değil %100’üne talibiz. El Bab’da çocuğu şehit olmuş aileler arasında evet diyen de hayır diyen de var. “Siz Evet-Hayır diyen anne babaları terörist ve terörist karşıtı diye birbirine düşman mı etmek istiyorsunuz” diye sorduk. Buna verecekleri hiçbir cevap yoktu. Sonunda bu ana eksen üzerinde dört strateji değiştiren Saray son haftaya girerken beşinci stratejisini sokmak zorunda kaldı. Cumhurbaşkanı şöyle dedi. “Biz hayır diyenlere terörist demedik”. Bizde şöyle cevap verdik: “Demek Uganda cumhurbaşkanı söylüyormuş bunları” . Bu bizim kampanyamızın gücünü gösterdi. Bu arada ben CHP’nin stratejisinin de çok doğru ve etkili olduğunu düşünüyorum.

Bu stratejinin temel özellikleri nelerdi?

Parti olarak değil, ortaya parti bayrakları olmadan çıkan bir parlamenter sistem hareketi çok daha etkili oldu. Aslında ben bizim temsil ettiğimiz hareketi “Hayır Hareketi” olarak nitelendirmekten yana değilim. Bu bir “Parlamenter Sistem Hareketidir”.  Biz parlamenter sistemi destekliyoruz. Biz kuvvetler ayrımını destekliyoruz ve desteklemeye devam edeceğiz. Bundan sonra da parlamenter sistem için mücadele edeceğiz. Kuvvetler ayrılığı için mücadele edeceğiz. Çünkü “kuvvetler ayrılığını ortadan kaldıran bir otoriter başkanlık rejimi Türk milletine yapılmış en büyük hakarettir” diye düşünüyoruz. Bu savaşçı dili dışlayan stratejimiz doğru ve haklıydı ve  bizim yıllardır sürdürdüğümüz politik felsefenin de devamıydı.

Deniz Baykal’ın tek aday tespit edilmesi yönündeki açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

16 Nisan saat 15.00’e kadar parlamenter sistemi destekleyenlerin stratejisinin ve uygulamasının büyük oranda doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak 16 Nisan 15.00’ten sonra hata yapmaya başladılar. Saat 15.00’te YSK yasaları çiğneyerek bir karar aldı. Yasaya aykırı bir karardır, gerekçesi olmadığı için yasal sayılmaz. Bunu sitesine koyduğu andan itibaren referandum gayri meşru, yasadışı, kirli bir referandum haline dönüşmüştür. O anda tüm parlamenter sistemi destekleyenlerin referandumu gayrimeşru ilan etmesi gerekirdi. Sonra sonuçlar açıklanmaya başladı ve psikolojik operasyon yürütüldü. Bu aşamadan sonra en azından Yüksek Seçim Kurulu’nun önünde bir araya gelinmesi ve bu referandumun gayrimeşru ve kirli bir referandum olduğunun bütün dünyaya haykırılması gerekirdi. Daha sonrasındaki hata ise bundan sonraki seçimlerde Erdoğan’ın karşısına kimi çıkartırsak kazanır tartışmasının başlamış olmasıdır.

"Bu bir “Parlamenter Sistem Hareketidir”.  Biz parlamenter sistemi destekliyoruz. Biz kuvvetler ayrımını destekliyoruz ve desteklemeye devam edeceğiz." 

Neden aday ya da aday tespiti tartışmasının başlamasını hata olarak görüyorsunuz?

Bugün Türkiye’nin temel sorunu dürüst referandum ve seçimin yapılması sorunudur. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığını Mansur Yavaş kazanmıştı. Mansur Yavaş’ın kazanması elinden alındıktan sonra gereken tepki verilmeyince AKP cesaretlendi ve iş birliği yapan bürokrasi de sürecin çok rahat yürüdüğünü görünce, 16 Nisan kirli bir referandum oldu. Anayasa ihlaliyle oldu. Bugün tartışmamız gereken şey 16 Nisan referandumunun kirli referandum olmasıdır. Yoksa kimin aday olacağı değil. Çünkü bu şartlarda Stalin’in ifadesiyle “kimlerin ne oy attığı değil, kimin oyları saydığı” önemlidir. Böyle bir seçim sisteminden Erdoğan dışında kimsenin çıkması mümkün değildir. Önce biz seçim sistemi ve seçim güvenliği sistemini değiştirmeliyiz. AKP 2007 sonrasında  adım adım demokrasinin bütün unsurlarını tasfiye etti.  Ankara Büyük şehir belediye başkanlığı seçiminde demokrasinin son unsuru olan sandıkta elimizden alındı. Bunun üzerinde çok durmadık. Bu büyük bir yanlıştı. 16 Nisan Kirli  Referandumu artık sandığın hiç olmadığı gösterdi. Gelecek seçimi kazanmadan önce sandık güvenliği sağlamak zorundayız. Bu ise ancak önce kapsamlı bir Kirli referendum kampanyası başlatarak ulaşılabilecek bir hedef.  Erdoğan buna kendiliğinden raz olmayacaktır.

Bunu mümkün görüyor musunuz?

Kesinlikle görüyorum. Öncelikle seçmenin %75’i kendiliğinden bu referandumun kirli olduğunu görüyor. Yapılan araştırmalar bunu gösteriyor. Ancak insanlar unuturlar. Eğer biz bunun takipçisi olmaz, hesabını sormazsak; bütün bu baskıları göğüsleyerek parlamenter sistemi destekleyen kitlelerin oyuna sahip çıkmazsak; gelecek seçimde o kitleleri sandık başında bulamayabiliriz. Ondan dolayı ilk önce yapmamız gereken kanun ihlallerine karşı her demokratik ülkede gösterilmesi gereken tepkileri göstermektir. Hiçbir siyasetçinin “şöyle böyle oldu, artık hayat devam ediyor” deme hakkı yoktur. Hayat devam etmiyor. Hayat bizim için burada durdu.

Neden?

Çünkü burada Türk halkının oy hakkı gasp edildi. Milli irade gasp edildi. Bizim için hayat durdu. Başbakan panik içinde hala bunu niye tartışıyoruz diyor. Hayır Başbakan biz seninle helalleşmiyoruz arkadaşlarınla helalleşmiyoruz. Siz bizim oy hakkımızı gasp ettiniz. Biz kimsenin “atı alıp Üsküdar’a geçtiğini” düşünmüyoruz. Kimse geçmedi, eğer burası bir hukuk devletiyse ve biz bir hukuk devletini tekrar tesisi için mücadele ediyorsak, hukukumuzu sonuna kadar savunacağız. Çünkü şöyle ya da böyle hayat devam ediyor demek; buna boyun eğin, bundan sonraki gayrimeşrulukların da olacağını şimdiden kabullenin demektir. Eğer Türkiye sanal dahi olsa bir hukuk devletiyse ki, Anayasa’nın 1.maddesinde bu yazıyor. Biz sadece hukukun uygulanmasını istiyoruz, hukukun gasp edilmesini istemiyoruz. Hiçbir YSK başkanı ve üyesi Anayasa ve yasaların kendine vermediği hakkı gasp ederek uygulayıp TBMM yerine geçip karar alıp uygulayamaz, bundan dolayı seçim konuşması gibi bir konuşma yaptığı için Cumhurbaşkanı’ndan aferin ve teşekkür alamaz. Alıyorsa orada işler zaten yolunda gitmiyordur.

AGİT Raporunda kapsamlı eleştiriler var. Raporu nasıl karşıladınız?

Açıklandı. Ama Türk halkının bu mücadelede ne ABD, ne Avrupa’ya güvenmesine ve dayanmasına hiç ihtiyacı yok. Çünkü ben adım gibi eminim, ABD de Avrupa Birliği de reel politik çıkarları gereği yarın Türk halkının bu haklı mücadelesini unutup bir başka pazarlığın içinde olacaktır ve oluyorlar zaten. Biz burada bir demokrasi ve hukuk mücadelesi vereceksek kendi milletimizin gücüne inanacağız.

Referandumda ilginç bir sonuç çıktı. MHP tabanı ve HDP tabanı hayır dedi. Aslında birbirine zıt bu iki tabanın hayır demesi dikkate alındığında müşterekler nelerdir?

HDP tabanı ve HDP ile MHP arasında çok büyük siyasal farklılıklar var. Bir kere HDP başkanlığa karşı değil. Bunu açıkladılar. HDP ile AKP, Dolmabahçe Mutabakatı’nda özerklik için başkanlıkta anlaşmıştır. Fakat bu temellerini Öcalan’ın attığı bir projeydi. Öcalan biran önce İmralı’dan çıkmak istiyor. Ancak Cemil Bayık da Öcalan’ın İmralı’da ölmesini istiyor. Bayık, bunun için Suriye’deki gelişmeleri yeniden yorumladı ve şu dayatmada bulundu: “Artık Suriye’de Kürt devleti var. Özerklik bize yetmez. Bu aşamada federasyon istiyoruz”. Erdoğan’ın bu aşamada evet diyeceği bir şey değil ve Demirtaş da bunun sözcülüğünü yaptı. “Seni başkan yaptırmayacağız.”  Özetle, HDP, başkanlığa özerklik önerdiği ve özerklik HDP’ye yetmediği için HAYIR dedi. Türk Milliyetçileri ise özerk eyaletlerin önünü açtığı için HAYIR dedik.

Sizce etnik kimliğe dayalı siyasetin referanduma yansıması ne oldu?

Türkiye’de son seçim dönemlerinde, sadece etnisite bazında seçim değil, ondan daha farklı olarak bir kültürel kimlik meselesi çerçevesinde değerlendirilmeli. Yani insanların bir bölümü hayat tarzlarını AKP’de güvencede gördüklerinde AKP’ye oy veriyorlar. Bir bölümü de hayat tarzlarını CHP’de güvenceye alacakları için CHP’ye oy veriyorlar. Bu ne yazık ki, siyasetin bir program tercihi değil de kimlik tercihi olması sonucunu doğuruyor. Bence Türkiye’nin en önemli meselesi budur. Türkiye siyasetini kimliklerin korunması siyasetinden program seçimi siyasetine dönüştürmeli. Örneğin Almanya’da  yaşayan Türkler hem de cami  cemaati oluşturanlar sosyal democrat paprtiye oy veriyorlar. Çünkü sosyal demokratların Türkler dahil Almanya’daki azınlıklara karşı daha olumlu siyasetleri geliştirdiklerini düşünüyorlar. Ve Alman sosyal demokratlarının kendi yaşam tarzlarını tehdit etmediğine inanıyorlar. Aynı kişiler Türkiye’de oy kullandıkları zaman asla sosyal democrat bir partiye oy vermiyor hatta sosyal democrat bir partiyi yaşam tarzları için tehdit kabul ediyorlar.  Tekrar ediyorum siyaset kimliklerin çatışma alanı değil, programlar arasında rekabet alanı olmalı. Erdoğan’ın siyaset stratejisi kimlikleri birbirlerine yabancılaştırmak, düşmanlaştırmak ve  kontrollu bir gerilim içinde tutmak. Erdoğanlı veya Erdoğansız bir Türkiye’de yapmamız gereken iş bu sorunu aşmak. Türkiye’nin bunu aşmadığı sürece akılcı siyasal tercih geliştirmesi mümkün değil. Bütün insanlarımız hangi partide olursa olsun hayat tarzlarını savunmak için bir partiye ihtiyaç duymamalılar. Bir partiyi hayat tarzını savunmak için değil o partinin programını beğendiği için tercih etmeliler.

07 Haziran 2017, Çarşamba

http://nasildergi.com