Bugun...
ÇIKMAZ SOKAKLAR VE ENDAMLI KIZLARI


Şerif Simavi Gönülden Gönüllere
simavi48@gmail.com
 
 
facebook-paylas
Tarih: 29-09-2019 22:39

Eğitimci Ahmet E. Dostum uzunca bir yazı göndermişler.
Vakti müsait olan dostlar da okusunlar diye paylaşmak istedim.
Yazıyı şöyle takdim etmiş Ahmet Bey::
" Bir EĞITIMCI olarak çok hoşunuza gidecek, TÜRKÇE’mizin sıkıntılarını dile getiren bir yazı !... Sizinle paylaşmak istedim!."
HİLKAT ABLA’NIN TIK’I !....
Hani Yahya Kemal der ya;
“Günler kısaldı, Kanlıca’nın ihtiyarları...
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları” diye.
Nedense her Eylül ayı geldiğinde
ben de Hilkat Abla’yı hatırlarım.
İsmi Eylül’dü ama Hilkat derlerdi ona. İnce yapılı , uzun boylu, eskilerin tâbiriyle endamlı ve mevzun vücutluydu. Kendisi de farkındaydı mahallenin en güzel kızı olduğunun ama, hiç de umursamazdı doğrusu.
Ne bir gurur, ne de kibirli bir hâl görürdük onda.
Oturdukları sokak “çıkmaz sokak”tı. İyi hatırlıyorum, sol tarafta yedi, sağ tarafta da yedi olmak üzere tam on dört ev vardı o sokakta.
Hepsinin de önünde küçük bahçeleri vardı.
Her bahçede de birer malta eriği ağacı...
Bir türlü anlayamazdım bu sokak neden çıkmaz diye.
Ana caddeyle aralarında sâdece bir duvar vardı.
Duvarı kaldırsalar “çıkmaz sokak”, olacaktı “çıkar sokak”.
Onu da, Dîdâr Teyze’den öğrenmiştim. Dîdâr teyze bizim apartmanın ikinci katında otururdu. Mahâllenin en şişman kadınıydı. O anlatmıştı:
Eskiden, Türk şehir kültürünün önemli parçalarıymış çıkmaz sokaklar.
Hem mahâlle sâkinlerine mahremiyet sağlarmış, hem de komşuların birbirleriyle daha sıcak ilişkiler kurmasına zemin hazırlarmış. Onun için de neredeyse her mahâllede bir çıkmaz sokak olurmuş mutlaka.
En güzel tarafı da, sokakta araba trafiği olmadığından, çocuklar güvenli bir şekilde oynarlarmış.
Türk şehir hayatında mahâlleler, toplumun huzurlu ve güvenli bir şekilde yaşaması için tasarlanmış küçük yerleşim yerleriymiş. Orada zengini de, fakiri de orta hâllisi de hep birlikte yaşarmış.
Bir paşa konağının karşısında bir memurun evi...
Zengin bir tüccar evinin yanında bir bakkalın basit kulübesi...
Ya da ilmiye sınıfından bir zâtın köşkünün biraz ilerisinde de bir kâtibin mütevazı evi yer alırmış.
Böylece mahâlle halkı, sınıf ve statü farkı gözetmeksizin bir bütün hâlinde ve huzur içinde sürdürürlermiş hayatlarını.
Bugün olduğu gibi zengin insanların yaşadığı semtlerle, fakir halkın yaşadığı semtler birbirinden kopuk değilmiş. İhtiyaç hâlinde zengin fakirin, güçlü güçsüzün, genç yaşlının yardımına koşar, sevgi ve saygıyla yürürmüş ilişkiler.
Gayri ahlâki bir olaya veya mahâlle sakinlerini rahatsız edecek bir duruma da rastlanmazmış eski Türk mahâllelerinde. Çünkü, herkes kendini komşularına karşı sorumlu hissedermiş.
Hilkat Abla dünya güzeli bir kızdı. Mahâllenin gözbebeğiydi. Bizler, on onbir yaşlarında falandık. Hilkat Abla’ysa yirmisinde ya vardı, ya yoktu. Biraz da deli doluydu. Yaz günlerinde, evlerinin önündeki o küçük bahçeyi bir sulayışı vardı ki...
İşte o zaman mahâllenin genç erkeklerinin aklı başından giderdi.
Hilkat Abla’mız güzeldi, hoştu ama tuhaf bir takıntısı vardı.
İşveli hâliyle, tatlı diliyle, neşeli neşeli konuşurken nedendir bilinmez , arada bir “tık” diye bir ses çıkarırdı.
O kadar kusur kadı kızında da olur diye düşünebilirsiniz ama, Hilkat Abla’nın güzelliğini çekemeyen mahâllenin kadınlarından biri, bir seferinde
arkasından, “tık tık” diye bağırınca, artık Hilkat Abla sâdece bizim mahâllede değil, arka mahâllede de “tık tık Hilkat”
diye anılır olmuştu.
Diyeceksiniz ki şimdi... Nereden çıktı bu “tık tık Hilkat.”
Vallahi bir yerden çıkmadı. Zâten artık her yerde var bu “Hilkat Abla’mızın “tık”ı. Günlük konuşma dilimizin bir parçası oluverdi bu “tık”.
Eğitimlisi eğitimsizi, yaşlısı genci, herkes konuşurken “tık” diyiveriyor. Kimse de onlarla “tık tık” diye dalga geçmiyor.
Bir gazete haberinde diyor ki bir müzik eleştirmeni;
“Istanbul’da muhteşem ve yaşayan bir izleyici topluluğu vardı. Ama insanların üzerindeki ölü toprağı, konseri bi tık aşağı çekti.”
Muhteşem ve yaşayan izleyici topluluğu ve bi tık aşağı çekmek.
Anlayan varsa beri gelsin.
“Biraz”, “çok az”, “az daha”, “bir miktar”, “bir kademe”, “bir milim” , “azıcık”, “bir derece” gibi kelimelerimize ne oldu da, onların yerine “bi tık” demeye başladık.
“Kapıyı tıklat” derdik...
“Tık tık diye ses çıkarıyor” derdik... “Adam tık diye aniden gidiverdi” bile derdik de... “Bi tık” diye bir şey bilmezdik.
Kulakların çınlasın Hilkat Abla.
Ne kadar ileri görüşlüymüşsün de, biz seni anlayamamışız.
Bak, senin “tık”... Herkesin diline sakız oluverdi ar’tık.
Şaka bir tarafa Türkçemiz can çekişiyor.
Herkes İngilizce, Fransızca, Almanca gibi yabancı lisanları en mükemmel şekliyle öğrenmek için her türlü gayreti gösterince... Herhâlde o da kendini üvey evlât gibi hissediyor olmalı ki, fazla değil, elli altmış yıl evvel konuşulan o zengin, ahenkli, kulağa hoş gelen lisanımız yok artık.
Bir televizyon programında katılımcılardan biri diyor ki; “Aniden hepimize kal geliverdi.”
Allah Allah... Bu “kal” nedir..? Nereden gelir..?
Otobüsle mi gelir, uçakla mı gelir..?
Neden yavaş yavaş gelmez de , âniden geliverir..? Bu “kal” dediğimiz şey niye kırk elli sene önce gelmezdi de, şimdi gelir oldu..? Çık çıkabilirsen işin içinden.
Bir başka kanalda da da şöyle bir konuşmaya rastladım;
“Hepimiz, o anda oha filân olduk.”
Gel de şaşırma şimdi. “Oha” nasıl olunur ki..?
Benim bildiğim “oha” kelimesi büyükbaş hayvanları durdurmak için kullanılan sözdür.
Çok küçüktüm... Konya’nın Yarma köyüne gitmiştik. Akşama doğru sığırlar ağıllarına dönerken çobanlar da, “oha oha” sesleriyle sığırların belli bir düzende ağıllarına girmelerini sağlıyorlardı. Her şey yerinde ve kendi ortamında güzel olmalı ki, bu “oha oha” seslerinin söyleniş tarzı çok hoşuma gitmişti.
Istanbul’a dönünce, sokakta oynarken “oha oha” diye bağırıp duruyordum. Annem duyunca eve çağırıp bir güzel nasihat etmişti;
“Bu lâf köyde hayvanlara söylenir, bir daha duymayım” diye.
Sonra da banyoya götürüp muslukta ağzımı çalkalatmıştı “ağzın kirlendi, yıkayalım da temizlensin” diyerek.
Benim bildiğim “oha”, böyle bir “oha”ydı.
“Oha kaldık” filân diye bir söz bilmezdik biz.
“Oha kalınmazdı.” Oha’yla sığırlar düzene sokulurdu. Daha açık söylersek, oha’yla sığırlar güdülürdü.
Bir de ‘atan’lar var. Özellikle akşam saatlerindeki tartışma programlarında sık rastlıyoruz bu atanlara.
Eğitim seviyesi ne olursa olsun, birçok konuşmacı “atıyorum” deyip duruyor.
Taş atılır, top atılır, ok atılır, çöp atılır...
Bunlara lâfım yok.
Ama atıyorum deyince sormak gerekmez mi , sen ne atıyorsun kardeş diye. Kafadan atıyor desek, o daha farklı bir şey. Kafadan atmak,bilmediği bir şeyi biliyormuş gibi söylemek demektir.
Hâlbuki atıyorum diyenler, bu kelimeyi,
“örnek olarak söylüyorum” anlamında kullanıyorlar.
Çocukluğumuzda, “farzedelim ki” derlerdi büyüklerimiz. Onu eski bulduk, “misâl veriyorum” demeye başladık. Zamanla onu da beğenmeyip “örneğin”
veya “örnek veriyorum” demeye başladık.
Bunlar kulağa hoş gelen, merâmımızı eksiksiz anlatan kelimelerimizdi.
Artık “atıyorum” diye tuhaf bir kelimemiz var. Benim de bundan sonra daha da beteri gelir mi diye endişem var.
Bu satırları yazarken tv deki bir programda, Bodrum’u anlatan sunucu;
“Burada kocaman bir pahalılık durumu var” diyor. Sonra da; “Buna rağmen burada yeme içme olayları hız kesmiyor” diye devam ediyor.
Pahalılık durumu... Yeme içme olayları... Çok garip değil mi..?
Elbette garip. Ama hakları da yok değil. Lisânımız öyle fakirleşti ki, anlatırken kelime bulamıyorlar. O zaman da bu “durumu” ve “olayı” kelimelerini bir joker gibi araya sokuşturup vaziyeti kurtarmaya çalışıyorlar.
Ne diyeyim bilmem ki..!
Türkçe’yi salmışız çayıra,Mevlâm kayıra...
Bir programda İlber Ortaylı Hoca’ya, “siz televizyon izler misiniz” diye sorulunca;
“İzlemem, neme lâzım...Türkçem bozuluverir sonra” diye verdiği cevap ne kadar da yerinde bir cevapmış, değil mi..?
Son yıllarda bir de “yıkılıyor” çıkardılar. Güzel bir şey yapmaya gör. Ya da takdir edilecek bir eser ortaya koy. Veya ne bileyim, herkesin beğeneceği bir şeyle karşılaş... Hemen yapıştırıveriyorlar “yıkılıyor” lâfını.
Hem de öyle böyle değil...
Vurgulayarak, uzatarak, üstüne basarak öyle bir “yıkılıyor” çekiyorlar ki, aslında Türkçe’yi yıktıklarının farkında değiller.
Moda dünyası, san’at çevreleri, magazin programları, neredeyse belli bir yaş gurubunun olduğu her yer “yıkılıyor”dan geçilmiyor.
Harika, fevkalâde, şahâne, çok güzel, olağanüstü gibi kelimelerimiz garip kalıyorlar bu “yıkılıyor” tuhaflığının karşısında.
Gerçek anlamının tam tersine kullanılan bu kelime, 5.8 lik Istanbul depreminin korkusunu yaşadığımız bugünlerde, bana geçmişte yaşanan ilginç bir olayı hatırlattı.
1939 yılının Aralık ayında Erzincan’da, 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana gelir.
Neredeyse bütün şehir yıkılır.
Yaklaşık otuzbin kişi hayatını kaybeder, yüzbin kişi de yaralanır.
Kış mevsimi olması nedeniyle yanan sobalar mangallar devrilir, yangınlar çıkar. Şehirde âdeta can pazarı yaşanmaktadır.
Kış şartlarından ve iletişim hatlarının kopmasından dolayı da yardım gelmesi gecikir.
Cezaevi binası da ağır şekilde hasar görmüştür. Tamamı olmasa da kısmen yıkılmıştır. İçeride adam yaralama, öldürme, gasp, hırsızlık gibi suçlardan yatan birçok mâhkûm vardır.
Dönemin Erzincan Cumhuriyet Savcısı İzzet Akçal Bey mâhkûmları toplar, bir konuşma yapar;
“Sizleri serbest bırakacağım. İsterseniz iki günlüğüne evlerinize, köylerinize gidebilirsiniz. İki gün sonra şehire gelip kurtarma çalışmalarına katılmanızı, çalışmalar bittikten sonra da cezaevine dönüp cezalarınızın kalan kısmını çekmenizi istiyorum.”
Gün birlik olma günüdür... Gün el ele verme günüdür. Öyle de olur.
Mahkûmlar kurtarma çalışmalarına katılırlar... Akşamlara kadar canla başla çalışırlar.
Akşamları da gelip cezaevinde yatarlar.
Deprem bölgesine hareket eden İsmet İnönü’nün treni Erzincan yakınlarında bir istasyonda durur.
Bir kargaşa olur. Birisi trene binmek istemekte, muhafızlar da karşı çıkmaktadır.
İsmet Paşa duruma müdahâle edince anlaşılır ki, iki günlüğüne köyüne giden bir mahkûm , “ben söz verdim savcıma, gidip kurtarma çalışmalarına katılmalıyım” diye direnmektedir.
İsmet Paşa bu olaydan etkilenir. Erzincan’da kurtarma çalışmalarını izlerken de, bütün mahkûmların canla başla çalışmalarına tanık olur.
İkiyüz kırk bir mâhkûm, bin kadar yaralıyı enkaz altından çıkarıp kurtarır. Çalışmalar bitince de, bütün mahkûmlar bir kişi bile eksik olmadan, tam ikiyüz kırk bir kişi olarak cezaevine dönerler.
TBMM’ye özel bir kanun teklifi verilir.
Gösterdikleri fedakârlık ve ahlâki hassasiyet nedeniyle bütün mâhkûmlar affedilir.
Düşünebiliyor musunuz..? Adam öldürmüş, yaralamış, gasp etmiş, hırsızlık yapmış... Yâni toplum içinde en nefret edilen suçları işlemiş iki yüz kırk bir mahkûm, yaralıları enkaz altından çıkartmak için canla başla çalışıyorlar... Sonunda da verdikleri sözü tutup eksiksiz bir şekilde cezaevine dönüyorlar.
Ne zaman..? Günümüzden seksen yıl önce.
Peki, şimdi böyle bir hassasiyet yaşanabilir mi...?
Bu sorunun cevabı da, her gün etrafımızda şahit olduğumuz olaylarda saklı.
Ne kadar da haklıymış Çinli filozof Konfüçyus;
“Bir milleti bozmak istiyorsanız, önce dilinden başlayın” derken.
Biz, dilimizi sâdeleştirmede aşırıya gittik.
Kendi lisânımızı kendimiz fakirleştirdik.
Kelimelerimiz yeterli olmadığı için, anlatmak istediğimizi anlatamaz olduk.
Öz türkce bir lisânımız olsun derken, yokettiğimiz kelimelerin yerini İngilizce, Fransızca ve daha bilmem nece kelimeler aldı. Dilimiz sâdeleşmedi, hem yetersiz hâle geldi, hem de kırma bir dil oldu.
Dört yüz yıl önce yazılmış Shakespeare’in eserlerini İngiliz halkı okuyup anlayabilirken, biz çok değil elli yıl önce yazılmış eserlerimizi anlayamıyoruz.
Bu arada İngilizce’nin, Türkçe’den çok daha sonra yazı dili olduğunu... İlk Türkçe sözlük 1072 yılında yazılırken, ilk İngilizce sözlüğün 1604 yılında basıldığını hatırlatmak isterim.
Bırakın daha eskileri... Artık Ahmet Haşim’in, Hüseyin Rahmi’nin, Reşat Nuri’nin kullandığı kelimelerin birçoğunu sözlüklere bakmadan anlayamaz hâle geldik.
Elli yıl önce yazılmış kitapları, bilgileri, belgeleri anlayamazsak, mûsikide, san’at da, bilimde, edebiyatta, nasıl dünya çapında eserler üretebiliriz ki..?
Böyle; “yıkılıyor”, “bi tık”, “kal geldi” gibi abuk sabuk kelimeler uydurmaya devam edersek hiç şüphesiz ki, elli yıl sonra da bugünkü yazılanları anlamakta zorlanacak o zamanki gençlerimiz.
Hilkat Abla’yı anlatırken bakın ne ciddi konulara dalıverdik. Şimdi size devamını anlatayım.
İki sene sonra çocukluğumun en güzel günlerini geçirdiğim mahâllemizden taşındık. Birkaç sene sonra ise, eski mahâlleme gittiğimde Hilkat Abla, olmuştu Eylül Abla.
Meğerse, “Hilkat” ismini babası koymuş Eylül Abla’ya.
“Eylül” ismini de, annesi koymuş Hilkat Abla’ya.
Babası, Hilkat diyeceğiz deyince annesi itiraz etmemiş... Yıllarca Hilkat demişler Eylül Abla’ya.
Ama, sonra Pepino di Capri’nin söylediği “Melancolie in Settembre” şarkısı ortalığı kasıp kavurup dillerden düşmeyince, bu sefer de, Hilkat Abla “benim adım Eylül, ben artık Eylül’üm” demeye başlamış.
Olurdu olmazdı... Eylül’dü Hilkat’ti derken bir de babasının evlenmeden önceki sevdiği kızın isminin Hilkat olduğu ortaya çıkmasın mı..?
Aman Allah’ım... Ortalık karışmış.
Annesiyle babası öyle bir kavgaya tutuşmuşlar ki... Çıkmaz sokakta yer yerinden oynamış.
Komşular demişti ki:
“Mütemâdiyen sürdü kavgaları. Hilkat’ın annesi ne ceberrut bir kadınmış da biz bilememişiz. Babasını müzmühâl etti.”
“Zâten adam elgalemin biriydi. Mûnis bir adamdı. Zavallı hırsından günlerce feveran edip durdu. Baktı olacak gibi değil... Bir kış günü soğuğa falan aldırış etmeden zemheri zürefası gibi çıktı gitti evden.”
Hadi bakalım... Kırklı yaşların altında olanlardan kaç kişi anlayabilir acaba mütemâdiyen’i, müzmühâl’i, elgalem’i, mûnis’i, feverân etme’yi, zemheri zürefasını..?
Bunlar, bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde, küçük büyük herkesin kullandığı kelimelerdi.
Hele şu “zemheri zürefası” yok mu..? Beni bazan çok güldürür. Bir seferinde çok önemli bir gazetemizin başyazarı bu “zürefa”yı, zürafa sanmıştı da, gülsem mi, ağlasam mı diye karar verememiştim de şaşkınlıktan donakalmıştım.
Şaşkınlığım geçmeden, bir bakayım sözlük ne diyor bu zürefaya diye, Google Usta’ya müracaat edince, karşıma Vikisözlük diye bir sayfa çıktı. Demesin mi orada da, zürefa’nın çoğulu zürefâlar’dır diye.
Hani, “ayaklar baş, başlar ayak oldu” diye bir söz vardır ya..! İşte bu söze verilecek en güzel örnektir bu.
Yâhu Vikisözlük kardeş..!
Hem sözlüksün, hem de nasıl bilmezsin zürefa’nın zâten çoğul olduğunu..? Zarif kelimesinin çoğulu değil midir zürefa..?
Ne dersiniz..? Haksız mıymışım, elli sene sonra, o günün gençleri bugünkü yazılanları anlayamayacaklar derken..?
Zengin bir ailenin mirasyedi çocukları gibi tüketip duruyoruz güzel Türkçemiz’i...
Eylül Abla’nın, ya da Hilkat Abla’nın Pepino di Capri’den etkilenmesi boşuna değildi. Romantizmin yoğun olduğu,
yabancı şarkılara Türkçe sözlerin yazıldığı dönemdi o dönem.
Marc Aryan’ın “Moda yolunda” şarkısı dillerden düşmezdi. O şarkıdan sonra Moda’ya daha sık gider olmuştuk.
Juanito’nun “Arkadaşımın aşkısın” şarkısı hepimizi kıskanç yapmıştı.
Sacha Distel, “Kime derler sana derler” şarkısıyla coştururdu hepimizi.
Dario Moreno’nun, “Deniz ve mehtap” diye başlayıp “aşkımız bitti” diye devam eden şarkısı, ayrılan sevgililerin tesellisi olurdu.
Hele bir de Adamo vardı ki... O kısık sesiyle “Her yerde kar var” dediği anda bir başka dünyada buluverirdik kendimizi.
Hepsinin de kendilerine has, kırık dökük aksanlarıyla söyledikleri Türkçe şarkılara bayılırdık. Üstelik onlar gibi bozuk aksanla söylemekten de zevk alırdık.
Zâten bizim kuşağımızın Türkçe karşısındaki tek kusuru da bu bozuk aksanla söylenen şarkıları sevmekten ve söylemekten öteye gitmezdi.
Türkçe’yi doğru kullanma konusunda hassasiyetle yetiştirilen belki de son kuşaktık biz.
Çok değerli hocalarımız vardı.
Ders aralarında bile... Biz ders aralarına o zamanlar teneffüs derdik, şimdi ne diyorlar bilmiyorum...
Ders aralarında bile, oyun oynarken yanlış bir kelime kullandığımıza şahit olurlarsa esprili bir dille ikâz ederlerdi bizleri.
Kulakları çınlasın... Özel Yeni Nesil İlkokulu’ndaki İngilizce öğretmenimiz Muallâ Ceylân Hanımefendi’nin zarif Istanbul Türkçe’sini, kendisini her ziyâret edişimizde hâlâ büyük bir hayranlıkla dinleriz.
Istanbul Erkek Lisesi’ndeyken derslerine büyük bir zevkle girdiğimiz, Edebiyat üstâdı, Istanbul beyefendisi, değerli Hocamız rahmetli Hilmi Soykut beyefendinin kitaplarından hâlâ çok şeyler öğreniriz.
Dostlar;
Bir zamanlar Istanbul Türkçesi elden gitti diye dertleniyorduk... Bugün, Türkçe, Türkçe olmaktan çıkıyor.
Kaybolan kelimelerimizin yerine;
Oha’lar... tık’lar... kal’lar... geliyor.
Lisanımız bugüne kadar görülmemiş bir zulüm altında eriyip gidiyor.
Mâlesef bu gidişe de kimseler aldırış etmiyor. ALINTIDIR : A. İlhan MOLU “





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI