… 1883 Lübnan doğumlu, şair, yazar ve filozof Halil Cibran bir hikâye anlatır.
Paylaşmak istedim.
Şöyle ki:
Bir zamanlar, ıssız bir tepede adamcağızın biri yaşarmış.
Evinin çok yakınında dev bir heykel varmış.
Bu haşmetli heykeli, ünlü bir sanatkâr yontmuş.
Adam, hemen hemen her gün, bu taş parçasının önünden geçer
Ve onu, hiç mi hiç önemsemezmiş
Bir gün o tepelere şehirden bir antikacının yolu düşmüş. 
Daha görür görmez esere hayran kalmış.
Dağlıya heykeli satıp satmayacağını sormuş.
Heykelin sahibi gülümseyerek demiş ki:
- Satmak mı? Ne demek? Al götür.
Yoksa sen, bu beş para etmez kirli taşı
satın almak isteyen birinin bulunabileceğini mi sanıyorsun?’
Böyle demiş demesine de, sonunda antikacı,
iki akçe gümüş para vererek heykeli satın almış.
Adam hem şaşırmış hem de kirli taşı sattığı için sevinmiş.
Ve heykel bir filin sırtında şehre taşınmış.
Dağlı adam, birkaç ay sonra ziyaret için şehre inmiş.
Çarşıda dolaşırken, gözü, bir dükkânın önündeki kalabalığa takılmış.
Ve bir cazgırın yüksek sesle bağırdığını duymuş:
“Gelin, geliiin! İçeri girin!
Dünyanın en güzel ve en harika heykeli burada!
Dev bir heykeltıraşın yaptığı benzersiz heykeli görebilmek için geliniz!
Bunun için sadece iki gümüş akçe vermeniz yeterlidir.”
Dağlı adamı bir merak sarmış. Acaba bu heykel, onun değer vermediği heykel midir?
Hani şu, “beş para bile etmeyecek olan kirli taş yığını mıdır?
Sonunda iki akçe verir ve dalar içeri.
Bir de ne görsün; bir zamanlar kendisinin olan ve hiç değer vermediği taş, yine karşısına dikilivermiştir.
Halil Cibran’ın bu hikâyesini okuyunca aklıma çok şeyler geldi:
Biz de, hiç değer vermediklerimizi birilerinden yeniden satın alıyor muyuz acaba, diye sordum kendime.
Ne dersiniz?
