Fillerin diz eklemleri pek gelişmediğinden
düştükleri çukurlardan kolayca çıkamazlarmış.
Onların, su içmek için belli zamanlarda belli yerlerden
gittiğini bilen Uzakdoğu fil avcıları, geçecekleri
su yolu üzerine 1,5 - 2 metre derinliğinde çukur kazarlarmış.
Ve çukurun üzerini çalı çırpı vs. ile örterlermiş.
Fillerden biri ya da bir kaçı mutlaka çukura düşermiş.
İşte, kızılca kıyamet bundan sonra koparmış.
Yüzü kapalı, simsiyah elbiseli adamlar gelip,
ellerindeki uzunca sopalarla filleri adamakıllı döverlermiş.
Filler çırpınır, feryat eder, acı acı bağırırlar;
ama ne çare ki, çukurdan çıkıp bir türlü kaçamazlarmış.
Bu işkence defalarca tekrar edermiş.
Aç susuz ve perişan haldeki fillerin imdadına
beyaz elbiseli bir başka adamlar yetişirmiş.
Siyah elbiseli adamların ellerinden sopalarını alıp,
onları oradan uzaklaştırırlarmış.
Fillere, sarkıttıkları kovalarla su verir,
sevdikleri yiyeceklerden ikram ederler ve sonra da,
ellerindeki kazmalarla onların çukurdan
çıkabilmesi için toprağı eşeleyerek.
filin çıkabileceği kadar bir yol açarlarmış.
Filler, tek tek çıkarlarmış çukurdan
ve artık hürriyetlerine kavuştuklarını sanırlarmış.
“Zannederlermiş,” diyorum;
çünkü bundan böyle beyaz elbiseli adamların
esareti altına girerlermiş.
Ve bu işin en garip tarafı da,
filleri döven o siyah adamlar,
filleri kurtaran beyaz adamların iş ortağı olmasıymış.
Galiba psikolojide bu yöntemin adına
“Klasik Şartlanma” diyorlar.
Bu yöntem, çağdaş emperyal güçlerin elinde
iyi bir enstrüman olsa gerek.
Geliniz biz, biz olalım, siyah elbiseli adamlarla
beyaz elbiselilerin kim olduklarının bilincinde olalım.
Ne dersiniz?
