Rivayet edilir ki, bir gün Hz. Yahya (a.s.) ile
Hz. İsa (a.s.) yol üzerinde karşılaşırlar.
Her zaman olduğu gibi, Hz. İsa,
gülen yüzlü, beşuş çehrelidir. İçinin mutluluğu
Yüzünden okunmaktadır. Hz. Yahya’nın ise
yüzünde bir kırgınlık, mahzunluk ve hüzün
yansımaktadır muhatabına. O güzel gözlerin
bakışlarından bir ümitsizlik ve karamsarlık okunmaktadır.
Derken bu iki mübarek insan selam ve musafahadan sonra,
başlarlar ayak üstü sohbete:
- İsa! Seni öyle görüyorum ki, sanki Allah’ın gazabından,
azabından eminsin. Her daim neşeli ve yüzün güleçtir..
Hz. İsa cevap verir:
- "Doğru söylersiniz efendim. Ben de sizi her zaman
Allah’ın lütfundan, rahmetinden ümidinizi
kesmiş bir halde görüyorum. Sanki Rabbimizin
fazlını, keremini, ihsanının unutmuş gibisiniz.
Her zaman korkulu, her zaman endişelisiniz."
Bu iki güzel elçinin hangisinin haklı ve
doğru yolda olduklarını belirlemek için
Melek Cebrail imdada yetişir.
Selam verir ve Allah’ın vahyini bildirir onlara.
Der ki:
“….. Âdemoğlunun benim katımda en iyi ve
yüce olanı, hakkımda zannı iyi olanıdır.
Kulum beni nasıl düşünüyorsa ben öyleyim…”
Galiba tasavvufta yaygın olan
iki kavramı unutmamak gerekiyor.
O kavramlar: “HAVF ve RECA’dır.
Yani hem ümid, hem de korku arasında
dengeli bir hayat yaşamak…
Ne dersiniz???
