Malumunuzdur ki, Mesnevi’sine:
“Bişnev ez ney çün hikâyet mîküned”
diye başlayan Mevlâna, gerçek vatanından koparılıp
diyarı gurbette yalnız kalmanın acısını
şu dizelerle dillendirir:
"Dinle! Bu ney neler hikâye eder,
Ayrılıklardan nasıl şikâyet eder.
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryâdımdan
Erkek ve kadın müteessir olmakta ve inlemektedir.
Bir zamanlar, ünlü romancımız Peyami Safa da,
“yalnız mıyız?” sorusunu, “evet” diye cevapladı.
Hatta bir roman bile yazdı ve adına da “YALNIZIZ” koydu.
Şöyle de dedi o felsefi romanında:
“… Kendi kendimden nefretimin çirkinleştiği
bir dünyada yalnızım.”
Nasıl ki, bu dünyaya yalnız geliyor ve yalnız gidiyorsak;
Peyami de, iki kişinin farklı yerlerde ve
yalnız ölmeleri ile sona erdirdi romanını.
O, bu romanında yalnızlığımızla ilgili
daha neler demedi ki:
“Yalnızım, evet, yalnızız.
Yani, bak, büyük kalabalıkların ortasında,
insan denilen sosyal varlık kendi iç dünyasının mahpusu halinde, şifasız bir yalnızlığa mahkûm.
Yalnızım, evet herkes yalnızdır, yalnızız.
Bütün ihtilaflarımızda yalnızlıklarımız çarpışıyor.
Hatta kendi kendimizle mücadelelerimizde bile
kendilerimiz birbirine karşı yalnızdır”
O, Meral’in not defterinde yazılı şu cümleleri de aktardı bizlere:
“Kendi kendimden nefretimin çirkinleştiği bir dünyada yalnızım.
Biz, hepimiz sadece kendimizi düşündüğümüz için yalnızız
ve yalnız kalacağız”
Ve o Peyami Safa, manevî değerlerin zayıflaması sonucunda, insanın içine sürükleneceği açmazın, materyalist yaklaşımlarla çözümlenemeyeceği gerçeğini işledi bu romanında.
Bu gerçeği kabule yanaşmayanların, eninde sonunda yalnızlığa düşüp hüsrana uğrayacağını konu edindi.
Dua edip ÂMİN diyelim mi?
Niçin mi??
Koparıldığımız kamışlığa yeniden dönme ümidiyle
bu dünyada yaşayabilmek için,
her zaman ve her yerde gerçek DOST ile birlikte
olabilmemiz için,
Bize, bizden daha yakın olan DOST ile birlikteliğimizin,
yalnızlığımızı unutturması için,
O, bizden; bizler de O’ndan hoşnut olabilmemiz için
ÂMİN diyelim mi?
Her daim halk içinde, ama HAK ile beraber
olabilmemiz için.
Kendine nefretle bakan değil; sevgiyle bakabilen gözlere,
ve her an kendi elini sıkabilen ellere sahip olabilmemiz için,
Âmin diyelim mi?
Üstad'ın Sakarya’sını yanımıza alıp,
“Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber Kılavuz!”
diye dua edelim mi?
Yine o Koca Şair’in, Kaldırımları kast ederek:
“İkinizin de ne eş, ne arkadaşınız var;
Sükût gibi münzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da, hangi diyar olsa götürürsünüz.”
Diyen dizelerini terennüm etmemek için
dua edelim mi?
Faruk Nafiz gibi:
“Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda
Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda”
dememek için dua edelim ve
ÂMİN diyelim mi?
Şu güzel kasideyi de dinleyelim mi???
https://www.youtube.com/watch?v=6oIUE_SZpc4
