Şerif Simavi

Şerif Simavi

Gönülden Gönüllere
simavi48@gmail.com

bir dua ayetiyle şöyle yalvarırız Rabbimize:

11 Ocak 2022 - 15:43

Rabbim!

Değerli okuyucu, gerek namazlarımızda, gerekse diğer zamanlarda okuduğumuz bir dua ayetiyle şöyle yalvarırız Rabbimize:

“Rabbim! Beni, ana ve babamı ve bütün mü’minleri bağışla!”

Bendeniz, bütün mü’minlere dua ederken, vefa borcumuz olan bazı zatları da, zaman zaman özel olarak hatırlamak, onları örnek almak gibi bir görevimizin olduğunu da düşünüyorum. İşte bu yazı, bu maksatla yazılmış olan bir yazı. Okuyalım mı?

Benim Babam

     Oğul, “Benim babam,” diyor ve devam ediyordu bir TV kanalında:

“ Fransızca, İngilizce ve Arapçayı anadili gibi bilir ve konuşurdu… Bir takım değerleri, anne ve baba örf ve adet halinde öğretir çocuğa. Babam da sofrada bizimle sohbet eder, güncel olayları anlatırdı… Bayramlarda önce kayınvalidesini ziyaret eder ve ona; “Hz. Peygamber (s.a.s), bayramlarda kayınpederi Hz. Ebubekir’i ziyaret ederdi,” derdi. Yaramazlık yapan bir çocuğa: “İnnallahe meal ebrar;” Allah iyilerle beraberdir, derdi. Beni ödüllendirirdi ama sorumluluk da verirdi. Pek az çocuğun bisikletinin olduğu yıllarda bana bir bisiklet aldı ve bu bisikletle her sabah bayiden günlük gazeteyi alıp eve getirme sorumluluğunu da verdi…”

Kimdi O Baba?

O baba, 1882 yılında Trabzon’da dünyaya geldi. Önce babası ve sonra annesi vefat edince küçük yaşta hem yetim, hem de öksüz kaldı ve onu babaannesi büyüttü. Allah bu kuluna fevkalade bir hafıza bahşetmişti. Hasta yatağında yatan annesinin Kur’an okumalarını o, anında ezberliyordu ve ilginçtir ki 6 ayda hafız olmuştu. Rüştiye ve Trabzon İdadisinden (orta ve lise) sonra da o zamanın önemli eğitim ve öğretim kurumları olan Dârülmuallimîn-i Âliye’yi, Dârülfünûn’un Edebiyat bölümlerini bitirdi.  Buradaki tahsil hayatında merhum Mehmet Akif’in, Babanzâde ve İzmirli İsmail Hakkı hocaların öğrencisi olma şerefine de kavuştu..…

Genç yaşta Turgutlu Lisesi’nde kısa bir süre Edebiyat öğretmenliği yaptı ve sonra İstanbul’a döndü. Uzun yıllar İstanbul’un Vefa Lisesi gibi çeşitli okullarında Türkçe, edebiyat, felsefe ve mantık dersleri okuttu.

1949 yılına gelindiğinde Maarif Vekâleti’nin (Milli Eğitim Bakanlığı) İstanbul’da açtığı imam-hatip kursunun hem müdürü hem de öğretmeni oldu.

O, doğu ve batı kültürünü çok iyi tanıyan, ilmi kariyerinin yanında tam bir düşünür ve aksiyon adamıydı.. İmam-Hatip Kursu’ndaki görevini yürütürken, cami görevlisi olacak olan İmam ve hatiplere bu tür kursların yeterli olmadığını düşünüyordu. Bu düşüncesini devrin yetkili şahıslarına, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’na iletiyor ve bu kursların kurumsal hale dönüştürülmesini ısrarla savunuyordu. Kurumsal hele getirilecek bu okullarda, “ İslâmî ilimler yanında müsbet/modern ilimlerle mücehhez, asrın ihtiyaçlarını müdrik, şarkı ve garbı iyi bilen, tavizsiz fakat müsamahakâr, münevver din görevlisi yetiştirilmelidir” diyordu.

Bu mücadelesinin sonunda ülkemizdeki İmam- Hatip Okullarının resmen açılmasına vesile oldu. Ve böylece 17 Ekim 1951 tarihinde İstanbul İmam-Hatip Okulu eğitim ve öğretime başladı… Onun gayretleriyle resmen açılan bu okulların varlığından, günümüzde olduğu gibi o dönemde de rahatsız olanların bulunduğunu devrin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri şu cümlelerle ifade ediyordu: “Çok dikkatli olalım. Bu okulları doğmadan boğmak istiyorlar, mevcutları kapatmam için Türkiye’nin bütçesi kadar rüşvet teklif ediyorlar.”

O, orta ve lisesi ile birlikte bu okullarda 7 yıl öğrenim gören öğrencilere hem hocalık hem müdürlük görevini üstlenmişti. Üstlenmişti üstlenmesine ama o, bazen elindeki süpürgeyle temizlik yapan, bazen de tamirat ve tadilat yapan bir müdür oldu. Ayrıca bu okulların 4 yıllık yükseköğrenim kısmı olan Yüksek İslâm Enstitülerinde de hocalık yapmıştı.

Çok sade bir hayat yaşardı ve hayatı da şöyle tanımlardı o:“Hayat, meşru sınırlar çerçevesinde, güzel insanlarla, güzel mekânlarda geçirilen güzel zamanlardır.”.

O, koskoca bir ömrü, eğitime adayan bir mücahit idi. Öğrencilerine;” Çocuklar, şayet bir gün derse gelmezsem, bilin ki ben ölmüşümdür.” derdi.

Onun Okulu Ve Öğrencileri

Yetiştirdiği çok değerli öğrencilerini, okullarını bitirdikten sonra Diyanet’in ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın hizmetine sundu. Onun müdürlüğünü ve hocalığını yaptığı bu okulda ve diğer okullarda öğrenciler çok donanımlı yetişiyorlardı, sadece bir sınıfta 24 çeşit ders gördükleri oluyordu. Orta ve lise hayatları boyunca şu dersleri okuyorlardı.

“Kur’an’ı Kerim, Arapça, Tefsir, Akait, Kelâm, Fıkıh ve usulü, Din dersi, Siyer ve Ahlâk, Hadis ve usulü, Türkçe- Edebiyat, Hitabet, Psikoloji, Tarih, İslâm Tarihi, Coğrafya, Yurttaşlık ve Kanun Bilgisi, Matematik, Fizik, Kimya, Tabiat Bilgisi, Sağlık Bilgisi, Farsça, Yabancı Dil ( İngilizce, Fransızca veya Almanca) Resim-iş, Türk- İslam Sanatları, Beden Eğitimi, Milli Savunma…”

Evet, karnelerinde adları yazan bu dersleri o çocuklar okuyacak, okullarını bitirince Anadolu’nun en ücra köşelerine giderek hizmet edeceklerdi.

Velhasıl

Hayatı örnek alınacak olan bu güzel insan,  1000 ciltten fazla eser barındıran kitaplığını Süleymaniye Kütüphanesi’ne bağışladı. Oysa onun kitaplarının kıymetini bilecek akademisyen bir oğlu, bir de tıp doktoru olan kızı vardı. Ama o dev Kütüphanesini kamunun yararına sundu.

Ve o, 1960 yılında 3. defa Hac ibadetini yaptıktan sonra 21 Kasım 1961 tarihinde Rahmet-i Rahman’a kavuştu. Sevenleri onu gözyaşları içinde Edirnekapı (Sakızağacı) Şehitliği’ndeki aile kabristanına defnetti.

İşte bu baba, Prof. Dr. Sadettin Ökten’in babası Mahmut Celâlettin Ökten; namı diğer “Celal Hoca” idi…

Rabbimiz, Celalettin kuluna rahmetiyle muamele eylesin, mekanı cennet olsun..

Selam ve dua ile….

ŞERİF SİMAVİ

Bu yazı 333 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum