Ali Karaca

Ali Karaca

Hayata Dair Ne varsa Düşünelim
alikaraca@gmail.com

OSMANLI DEVLETİ ŞERİAT DEVLETİ MİDİR...

19 Şubat 2026 - 22:22

Osmanlı Devleti yapmış olduğu yanlış yönetim yapılanmasının ardından gerekli reformları ve demografik yapısına uygun eyalet sistemini hayata geçiremediği için yıkılmıştır.
Milli mücadele ve kurtuluş savaşının galibi Gazi Mustafa Kemal Atatürk, saltanatın ardından halifeliği de kaldırmış ve yeni kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni laik bir devlet olarak inşa etmiştir. Peki, bunlar Atatürk’ün tarihimizde şeriatı kaldıran ilk kişi olduğu anlamına gelir mi sorusuna.? Türkiye’de ki belki bir kesim bu duruma mutlaka olumlu cevap verecektir.
İşte dindarlar ile sekülerleri karşı karşıya getiren keşke şeriat kalkmasaydı da Kurtuluş Savaşı’nı Yunanlar kazansaydı diyen zihniyetin ifadelerinin ardından milli refklesli kimliğin sahipleri bu durumu bir ihanet sözde şeriatcilarda haklı söz gormektedirler

Bir devleti İslam devleti yapacak özellik kanunlarının İslam hukukuna dayanması ve kanun yapıcıların meşruiyetlerini İslam’dan almasıdır. Bu sebeple şeriat, siyasi ve hukuki hayatın merkezinde yer alır. Osmanlı’da ve Osmanlı’dan önceki İslam devletlerinde şeriat elbette hukukun tek kaynağı değildi. Kanunnameler, nizamnameler, fermanlar, hatt-ı hümayunlar ve bunların oluşturduğu örfi hukuk Osmanlı’nın hukuki sisteminde önemli bir yer kaplıyordu. Ancak bunlar şeriatı tamamlayıcı roldedir ve şeriat ile çelişemezler. Bu sebeple Osmanlı sultanları şeriatın zaten hüküm koyduğu meselelerde kanun çıkarmaktan kaçınmış, kanunların çıkarıldığı Divan-ı Hümayun’da İslam hukukunun iki temsilcisi, nişancı ve şeyhülislam, hazır bulunmuştu.

1876’da Kanun-i Esasi’nin ilan edilip ilk meclisin açılması sadece Osmanlı tarihi için değil, bütün İslam tarihi açısından büyük öneme sahiptir. İslam tarihinde ilk defa yazılı bir anayasa yürürlüğe girmiş ve halkın oylarıyla seçilen bir meclis işbaşına gelmiştir. Meclisin açılmasıyla birlikte yasama gücü padişahın onayına bağlı olmak üzere meclise devredilmişti. Kanun-i Esasi’nin 53. Maddesi "Müceddeden (yeni baştan) kanun tanzimi veya kavanini mevcudeden (mevcut kanunlardan) birinin tadili teklifi vükelâya ait olduğu gibi Heyeti âyan ve Heyeti Mebusanın dahi kendü vazifei muayyeneleri dairesinde bulunan mevad (hususlar) için kanun tanzimini veyahut kavanini mevcudeden birinin tadilini istidaya salâhiyetleri olmakla…” diyerek bunu onaylamıştır. Yani kanun yapma yetkisine sahip olan kişiler meşruiyetlerini dinden değil seçmenlerinden almaya başlamıştır. Zaten gayrimüslim mebusların neredeyse yarısını oluşturduğu bir mecliste kanun yapma yetkisi dinden nasıl alınabilirdi.?

Bu durumda, anayasayı ilan edip meclisi açan kişi Sultan İkinci Abdülhamid Han olduğuna göre, şeriatı kaldıran kişi Abdülhamid Han görünmektedir. Tam bu noktada bütün sorumluluğu Abdülhamid Han üstüne yıkmak haksızlık olur. Ondan çok önce başlayan bazı önemli gelişmelerin sonucunda bunu yapabilmiştir. Bu gelişmelerin başında ulema sınıfının gücünü kaybetmesi gelmektedir. Şeriatın prensiplerini belirleyen, onu koruyan ve gelecek nesillere aktaran, dini yorumlama yetkisine sahip olan ulemadır. Şeriat ancak iyi eğitimli ve güvenilir bir âlim tarafından anlamlı hale getirilebilen bir doktrinler ve prensipler toplamıydı. Şeriatın siyaset, toplum, ekonomi ve diğer alanlarda bir yansımasının olabilmesi için şeriatı yorumlayacak bir âlime ve bunu uygulayacak bir otoriteye ihtiyaç vardı. Üstelik ulema sınıfı başında hükümdarın olduğu yürütme gücünü dengeleyen ve sınırlandıran bir gruptu. Her ne kadar Osmanlı bir monarşi olsa da padişahın yetkileri şeriat ile sınırlandırılmıştı.

Ancak iki sebepten dolayı Osmanlı’da ulemanın gücü azalmış ve zaman içinde şeriatın koruyucusu olma vasfını yitirmiştir. Bunlardan ilki bürokratikleşmedir ve neredeyse devletin ilk dönemlerine kadar uzanır. Osmanlı’nın Sünni dünyaya hâkim olmasından önce hükümdarlar ulemaya maaş bağlayıp bunlara patronaj sağlayabilirken, ulema verdikleri fetvalar ve yazdıkları kitapların içeriği üzerinde tam yetkiye sahipti. Ancak Osmanlı Devleti "Yavuz Sultan Selim Han" zamanında Arap coğrafyasına hâkim olunca ulemanın hem hiyerarşik yapılanmasına hem de ürettiği doktrine müdahale etmeye başladı. Örneğin Memlukler döneminde müftüler ulemadan dini konulardaki bilgisini ispatlamış, eserleriyle ilim camiasında saygınlık kazanmış âlimler arasından çıkarken Osmanlı’nın bölgeye hâkim olmasıyla müftüler devlet tarafından atanmaya başlanmıştır. Müftülerin devlet tarafından atanmasıyla icazet kavramı da önemini yitirmiştir. Önceleri meşhur bir âlim yetiştirdiği talebelerine fetva verebilmeleri için icazet verirken 16. ve 17. yüzyıl boyunca sadece 5 Hanefi âlim icazet almıştır. Çünkü Osmanlı, bağımsız ulemanın değil, devlet tarafından atanan müftülerin fetva makamı olmasını istemiştir. Devlet tarafından atanmayan fakihler bir müddet daha fetva vermiş olsalar da 17. yüzyıla gelindiğinde örneğin Şam’daki tek Hanefi fetva makamı devletin atadığı müftü olmuştu.

Ulema üzerindeki bu kontrol Tanzimat sonrasında daha da artmıştı. Önceleri eğitim, adalet ve vakıflar Şeyhülislam’ın yetkisi altındayken 1857’de Eğitim Bakanlığı’nın kurulmasıyla Meşihat’ın otoritesi medreselerle sınırlandırılmış, 1870’te kurulan Adalet Bakanlığı ile şeriat aile hukuku ile sınırlandırılmıştı.

Osmanlı’da ulemanın prestijine ve gücüne asıl darbeyi vuran ise kodifikasyon çalışmalarıdır. Kodifikasyon ile birlikte dinin yorumlanması için ulemaya olan ihtiyaç ortadan kalktı. Artık bir meselenin çözüme kavuşturulması için başvurulması gereken kaynak bir âlimin içtihadı değil, yazılı kanundu. Bu sebeple kodifikasyon ulemanın geleneksel gücünü elinden aldı.

"Ama Abdülhamid Han padişah olduğunda gerçekten Sultan'ın gücü yoktu. Anayasa’yı baskı sonucu kabul etti". dediğinizi duyar gibiyim. O sebeple siz demeden cevap vereyim. Evet, Abdülhamit anayasayı ilan etme karşılığında tahta geçirilmişti ve bu konuda pazarlık gücü yoktu. Ancak tahta çıktıktan kısa bir süre sonra meclisi kapatmış ve ülke yönetiminde tek söz sahibi olmuştu. Abdülhamid bu güce ulaştıktan sonra ulemaya geleneksel konumunu geri vermedi. Anayasanın ilanı ve meclisin açılması ile halk tarafından seçilmiş meclis yürütme gücünü dengeleyecek kurum olarak ulemanın yerini almıştı. Abdülhamid Anayasayı ilga edip meclisi kapattıktan sonra meclisin üstlendiği gücü ulemaya geri vermedi. Tanzimat reformlarıyla birlikte çıkarılan kanunlar ve Mecelle yürürlükte kaldı.
Abdülhamid Han burada bir taşla iki kuş vurmuştu.

Önce meclisi açıp ulemanın yönetim üzerindeki denetimini sıfırlamış, meclisi kapattıktan sonra ise ulemaya gücünü geri vermeyerek yürütmeyi denetleyecek herhangi bir kurum bırakmamıştı. Bu sayede hukuki manada mutlak güce sahip bir hükümdar oldu. Şeriatı yorumlayacak ulemanın veya kanun yapacak seçilmiş bir yasama organının olmadığı bir ortamda kanun yapma yetkisi tamamen iktidarın eline geçmişti. Yani devlet yürütmeden ibaret hale gelmiş, yasama ve yargı yürütme tarafından eritilmişti ki İslam tarihinde böyle bir şeyin bir benzeri daha önce yaşanmamıştı. Abdülhamid Han muhaliflerinin onun yönetimini istibdat olarak nitelemeleri bu yüzdendir. Çünkü istibdatın asıl manası keyfiliktir. Ülke yönetiminin temelinde şeriat yoksa halkın seçtiği mebuslar yoksa ne var? Bu sebeple Abdülhamid Han'a karşı olan muhalefetin sıklıkla onu gayri - İslam'i bir rejim kurmakla itham etmesi şaşırtıcı değildir.

Sultan Abdülhamid Han'ın İslam'cı bir politika izlediğini biliyoruz. Bu sebeple Abdülhamid Han döneminde Şeyhülislam’ın prestijini geri kazandığını, kendini İslam dünyasının lideri olarak gören Abdülhamid Han dinin yorumlanmasını Şeyhülislam’a bıraktığını söyler. Ancak burada çok kritik bir nokta var. Abdülhamid Han ulemayı sıkı bir kontrol altında tutmuş ve sadece kendine sadık olanları Şeyhülislamlık makamına atamıştı. Bunların zaten Sultan Abdülhamid Han'ın isteği dışında karar alması pek mümkün değildi. Osmanlı padişahları bir karar aldıklarında bunun meşru olması için Şeyhülislam’ın onayı gerekiyordu ama padişah istediği zaman Şeyhülislam’ı da azledebiliyordu. Bu sebeple Osmanlı tarihi boyunca görev alan şeyhülislamların ortalama görev süresi çok kısadır. Abdülhamit’in uzun hükümdarlığı boyunca ise sadece yedi şeyhülislam görev yapmıştı. Abdülhamid devrinde görev alan şeyhülislamlardan Uryanizade Ahmet Esat Efendi on yıl, Cemaleddin Efendi ise on yedi yıldan fazla görev yapmıştır. Bu dönemde görev alan Şeyhülislamların normalden uzun kalmasından anlamamız gereken bunların Abdülhamit ile iyi geçindiği ve onu rahatsız edecek davranışlardan kaçındığıdır.

Eğer şeriat ile yönetilen bir ülkeden kastınız kanunların İslam hukukuna dayandığı ve kanun yapıcıların bu hakkı İslam’dan aldığı bir ülke ise, İslam tarihinin ilk meclisini yani Kanun-i Esasiye dediğimiz meclisi açarak seçilmiş bir parlamentoya kanun yapma yetkisi veren ve daha sonra bu parlamentoyu kapatarak yasama gücünü şahsında toplayan Sultan Abdülhamid Han şeriatı kaldıran ilk kişidir. Objektif bir değerlendirme yapacak olursak günlük hayata dair önemli kanun yapma yetkisi bu meclise verilmiş böylece bir çok çalışma yapılarak şeriata ait olan yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim hükümleri yerine kul yapısı kanunlar yapılmıştır.

Ali KARACA
Araştırmacı Tarihçi
Yazar ve Şair
İSTANBUL

YORUMLAR

  • 0 Yorum